Geçtiğimiz günlerde Millî İstihbarat Akademisi tarafından yayımlanan “Dünya Siyasetinde Teknopolitik Düzen Tartışmaları ve Türkiye” raporunu dikkatle okudum.
İçinde bulunduğumuz teknolojik değişimin teknik bir araç olmanın çok ötesine geçerek devasa bir siyasal mücadeleye dönüştüğünü çarpıcı bir dille anlatıyor.
Karşımızdaki tablo basit bir yazılım yarışının aksine, insanlığın varoluşsal bir sınavdan geçtiğini çok net şekilde belgeliyor.
Uluslararası siyaset, ekonomik hiyerarşiler, kültürel yapılar, devlet kapasiteleri bahsi geçen teknopolitik rüzgarla baştan aşağı yeniden şekilleniyor.
Raporda küresel devlerin söz konusu dönüşümü üç farklı pencereden okuduğu kuvvetle vurgulanıyor. İlk grupta yer alan teknorealistler, yapay zekâyı acımasız bir güce dönüştürmek isteyerek merhametsiz bir küresel medeniyet hiyerarşisi kurmayı hedefliyorlar.
Askeri gücü ve devlet kapasitesini her şeyin üzerinde tutan böylesi bir zihniyet, tarihsel olarak zayıf görülen kültürleri tahakküm altına almayı meşru kabul ediyor.
Güvenliği ve faydayı merkeze koyan pragmatist şirketler kesimi riskleri kendi tekelinde yönetmeye çabalayarak seçilmemiş bir elit zümre yaratıyor.
Üçüncü cephede duran hümanist yaklaşım, insan onurunu, toplumsal adaleti ve ortak iyiyi yücelterek makine aklına karşı bizzat insanı savunuyor.
“Yapay zekâ etrafındaki tartışmalar teknik ve ekonomik sınırları aşarak belirgin biçimde siyasal, kültürel ve ontolojik bir nitelik kazanıyor.”
Türkiye, bahsedilen acımasız rekabet ortamında kendi köklü medeniyet değerleriyle var olmak zorunda. Teknolojik yarışta geride kalmak ülkemiz adına çok ciddi güvenlik riskleri barındırıyor.
İnsani değerleri yok sayan hiyerarşik bir güç mücadelesine girmek, tarihsel mirasımızla kesinlikle uyuşmuyor. Rapordaki analizlere bakılırsa savunma sanayisinde elde edilen yüksek teknik kapasiteyi sivil alanlara etkin biçimde taşımamız elzemdir.
Kurumlar arası parçalı yapıyı giderip veri güvenliğini, itiraz hakkını ve şeffaflığı merkeze almak kaçınılmaz görünüyor.
Batı merkezli ayrımcı yaklaşımlara karşı insan onurunu savunan, ötekini tanıyan adil bir duruş sergilemek zorundayız. Kapasite artışını meşruiyet ve şeffaflıkla dengeleyen yepyeni bir kamu mimarisi inşa etmeliyiz.
Sistemlerin hangi veriye dayandığını, hataların nasıl düzeltileceğini bilmek toplumun en temel hakkıdır. Veri yönetişimini kurumsallaştıran, bağımsız denetim mekanizmalarını kuran ülkeler, yaklaşan teknopolitik fırtınadan çok daha güçlü çıkacaktır.
Gelecek; ahlaki muhakemeyi algoritmalara feda etmeyen, merhameti ve adaleti koruyan toplumların omuzlarında yükselecek.
Makine aklının soğuk hesaplarına karşı, insanın yüce değerlerini savunan yepyeni bir teknopolitik düzen kurmaya mecburuz.
Teknolojinin giderek hızlandığı mevcut süreçte, sahip olduğumuz en kıymetli insani özelliklerimizden hangisini kaybetmekten korkuyorsunuz?