Bahçeli konuştu. Türkiye bir gün boyunca o cümleleri tartıştı. Daha üzerinden 24 saat geçmeden MHP’li Fethi Yıldız çıktı ve “barış ve kardeşlik komisyonunda umut hakkı üzerinde anlaşıldı mı, anlaşılmadı mı” sorusunu adeta askıda bırakan bir çerçeve çizdi.

Şimdi soralım: Anlaşıldı mı, anlaşılmadı mı?

Bu sorunun cevabını bu ülkede MHP yönetimi ve Meclis Başkanı Kurtulmuş dışında bilen var mı?

Yok.

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Türkiye, terörle mücadele tarihinin en ağır başlıklarından birini konuşuyor. “Umut hakkı” gibi teknik ama siyasi karşılığı son derece büyük bir kavram dolaşıma sokuluyor. Fakat ortada net bir metin yok. Açık bir çerçeve yok. Hangi kapsamda, kimler için, hangi şartlarda, hangi anayasal zeminde? Cevap yok.

Ama kavram var.

Bu nasıl bir siyaset tarzıdır?

Devlet ciddiyeti, böyle bir konuda sis üretmek midir? Yoksa açık konuşmak mı?

Bahçeli’nin açıklamaları bir yön çiziyor gibi. Fethi Yıldız’ın sözleri ise o yönün henüz somutlaşmadığını ima ediyor. Kurtulmuş süreci teknik bir komisyon faaliyeti gibi çerçeveliyor. AK Parti cephesinden ise dikkat çekici bir suskunluk var. Muhalefet ise bilgiye değil, tahmine dayalı tepki veriyor.

Sonuç?

Herkes konuşuyor ama kimse neyin konuşulduğunu bilmiyor.

Türkiye daha önce de “barış”, “kardeşlik”, “çözüm” gibi yüksek retorikli kavramların nasıl dolaşıma sokulduğunu gördü. Önce umut pompalanır, sonra detaylar kapalı kapılar ardında şekillenir, toplum ise gelişmeleri sonradan öğrenirdi. O sürecin nasıl bittiğini bu ülke unutmadı.

Bugün yeniden aynı yöntem mi devreye sokuluyor?

Eğer umut hakkı gerçekten masadaysa, bunun açıkça savunulması gerekir. Hukuki zemini anlatılır. Sınırları çizilir. Kimleri kapsayıp kapsamadığı netleştirilir. Toplum hazırlanır. Siyasi sorumluluk üstlenilir.

Ama yapılan ne?

İma.

Muğlaklık.

“Anlaşıldı mı, anlaşılmadı mı” gibi yarım cümleler.

Bu yarım cümleler devlete yakışmaz.

Bir düzenleme yapılacaksa, “evet yapıyoruz ve gerekçemiz budur” denir. Yapılmayacaksa da “hayır böyle bir şey yoktur” denir. Bu kadar nettir. Aradaki gri alan, sadece güven aşındırır.

Çünkü mesele sıradan bir infaz düzenlemesi değildir. Türkiye’nin terörle mücadele hafızasında sembolik karşılığı olan bir başlıktır. Böyle bir konuda kulis diliyle siyaset yapılmaz. Yapılırsa, yapılan şey doğru bile olsa meşruiyet zemini zayıflar.

Burada asıl problem, doğru-yanlış tartışmasından önce ciddiyet sorunudur.

Devlet, toplumu nabız yoklar gibi yönetmez. Nabız yoklamak siyasetçinin işidir; devletin değil. Eğer ortada netleşmemiş bir mutabakat varsa, kamuoyuna “çalışmalar sürüyor” denir ve susulur. Ama kavram dolaşıma sokulup sonra “tam belli değil” havası verilirse, toplumda doğal olarak pazarlık algısı oluşur.

İktidar cephesinin bu konuda iki seçenekten biriyle karşı karşıya olduğu anlaşılıyor:

Ya gerçekten ortada üzerinde uzlaşılmış net bir çerçeve yok ve süreç söylem düzeyinde ilerliyor.

Ya da bir çerçeve var ama açıklanmıyor.

Her iki ihtimal de sorunlu.

Birincisi devlet aklı açısından zafiyet, ikincisi şeffaflık açısından problem.

Üstelik Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal tablo ortadayken, toplumun güven duygusu zaten zayıflamışken, böylesine hassas bir başlığın belirsizlik içinde bırakılması ciddi bir siyasal risk üretir. İnsanlar şunu soruyor: Karar alınmış da bize mi söylenmiyor, yoksa ortada karar yok ama kamuoyu mu hazırlanıyor?

Bu sorunun cevabı netleşmeden, tartışma sağlıklı ilerlemez.

Muhalefet cephesine gelince… Tepkiler var ama bilgi yok. Çünkü bilgi paylaşılmıyor. Bu da muhalefeti tahmin üzerinden konuşmaya zorluyor. İktidarın belirsizlik stratejisi, muhalefeti refleksif bir konuma itiyor. Oysa böylesi ağır konularda açık metinler üzerinden siyaset yapılır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kavram siyaseti değil; netliktir.

“Barış ve kardeşlik” ifadesi kulağa hoş gelir. Ama barışın da kardeşliğin de zemini açıklıktır. Topluma rağmen değil, toplumla birlikte yürütülen süreçler kalıcı olur. Aksi hâlde her adım bir şüphe üretir.

Bugün ortaya çıkan tablo şudur: MHP ve Kurtulmuş bir şey biliyor gibi duruyor. AK Parti açık konuşmuyor. Muhalefet net bilgiye sahip değil. Toplum ise yorum yapmaya çalışıyor.

Bu tablo sağlıklı değildir.

Devletin en ağır meseleleri, sınırlı bir aktör grubunun muğlak cümleleriyle yürütülemez. Ya açıkça ne yapıldığı söylenir ve siyasi sorumluluk üstlenilir ya da bu tür yarı kapalı ifadelerden vazgeçilir.

Çünkü bu mesele artık “umut hakkı” tartışması olmaktan çıkmıştır. Mesele, siyasal ciddiyet meselesidir.

Ve Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, tam da o ciddiyettir.