Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik tabloyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: Ücret arttı ama hayat daha hızlı pahalandı. Resmî açıklamalar, yüzdelik artışlar ve “iyileşme” söylemleriyle süslenmiş olsa da vatandaşın gündelik yaşamında yaşanan gerçek çok daha sert.

Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetiminde olduğu dönemde asgari ücret yüzde 160 arttı. İlk bakışta bu oran yüksek görünebilir. Ancak aynı dönemde kiralardaki artış yüzde 397’ye ulaştı. Yani barınma maliyeti, emeğin karşılığından neredeyse iki buçuk kat daha hızlı yükseldi. Bu tek başına bile Türkiye’deki geçim krizinin neden derinleştiğini açıklamaya yetiyor.

Asgari ücret neden yetmiyor?

Ocak 2024’ten bu yana asgari ücrete yalnızca yüzde 30 zam yapıldı. Aynı dönemde ortalama fiyatlar yüzde 66 arttı. Yani asgari ücretli, henüz maaşını cebine koymadan yaklaşık yüzde 28 oranında reel kayba uğradı. Bu matematik tartışmaya açık değil.

Bugün asgari ücret, kâğıt üzerinde artmış olabilir. Ancak satın alma gücü açısından bakıldığında, asgari ücretli her ay biraz daha yoksullaşıyor. Market, fatura, ulaşım, eğitim ve özellikle kira giderleri maaş artışlarını çoktan sollamış durumda.

Kira: Sessiz ama en sert darbe

Türkiye’de en yıkıcı artış kalemi açık ara kiralar. Avrupa’da kira enflasyonu ortalama yüzde 3-4 seviyelerindeyken, Türkiye’de yüzde 60’ların üzerine çıkan artışlar artık olağan kabul ediliyor. Bu durum, Türkiye’yi Avrupa’da açık ara birinci sıraya taşıyor.

Kira artışlarının bu kadar sert olmasının sonucu çok net:

  • Asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gidiyor,
  • Emekliler şehir merkezlerinden dışlanıyor,
  • Gençler ev kuramıyor,
  • Aileler daha küçük, sağlıksız ve güvensiz konutlara sıkışıyor.

Barınma artık bir “yaşam standardı” değil, hayatta kalma meselesi haline gelmiş durumda.

“Enflasyon düşüyor” ama kimin için?

Resmî söylemlerde sık sık “enflasyon düşüyor” vurgusu yapılıyor. Oysa vatandaşın hissettiği enflasyon, TÜİK tablolarındaki rakamlardan çok farklı. Çünkü enflasyonun en sert vurduğu kalemler:

  • Gıda,
  • Kira,
  • Enerji
  • Ulaşım.

Bunlar da dar gelirlinin bütçesinde en büyük payı alan harcamalar. Yani enflasyon düşse bile, dar gelirli için hayat pahalılaşmaya devam ediyor.

Ücret politikası ile hayat arasındaki kopuş

Sorunun özü şu: Türkiye’de ücret politikası ile gerçek hayat arasındaki bağ kopmuş durumda. Asgari ücret artışları, enflasyonun gerisinden geliyor. Kiralar ise neredeyse kontrolsüz bir şekilde yükseliyor.

Sonuç olarak:

  • Çalışan daha fazla çalışıyor ama daha az geçiniyor,
  • Gelir artışı refah yaratmıyor,
  • Ücret zamları sadece “psikolojik bir rahatlama” sağlıyor,
  • Reel yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşıyor.

Bu tablo, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal bir kriz yaratıyor.

Orta sınıf eriyor, yoksulluk yayılıyor

Bir zamanlar “orta sınıf” olarak tanımlanan kesim bugün hızla aşağı doğru kayıyor. Kirasını ödeyen ama tatil yapamayan, çocuğunu okula gönderen ama özel ders aldıramayan, faturasını yatıran ama borç biriktiren milyonlar var.

Bu bir tesadüf değil. Ücretler hayatın gerisinde kaldığında, yoksulluk sadece en alttakilerin değil, toplumun geneline yayılan bir sorun haline gelir.

Rakamlar yalan söylemez

Asgari ücret yüzde 160 artmış olabilir. Ama kiralar yüzde 397 arttıysa, bu bir başarı hikâyesi değildir. Ocak 2024’ten bu yana ücret yüzde 30 artarken fiyatlar yüzde 66 yükselmişse, bu bir denge değil bozulmadır.

Ekonomi, yalnızca tablolarla değil insanların hayatıyla ölçülür. Ve bugün Türkiye’de milyonlar, daha çok çalıştığı halde daha zor geçiniyor.

Gerçek budur.

Ve bu gerçek, artık görmezden gelinemeyecek kadar çıplaktır.