Birileri haritaya bakıyor, biz coğrafyamızı yaşıyoruz. ABD, İtalya’dan İzmir’e üs mü taşıyacak? Güney Kıbrıs’ta yeni bir askeri üs mü kuracak? Suriye bölünecek mi? Bu sorular kulağa birer komplo teorisi gibi geliyor olabilir ama her biri diplomasi masasında konuşuluyor.

İzmir Taşınması mı, Yoksa Lojistik Takviye mi?

Şunu netleştirelim:

ABD’nin İtalya’daki Sigonella ya da Aviano gibi dev üslerini toplayıp İzmir’e taşıması şimdilik hayal ürünü. Fakat sessiz sedasız yürüyen bir şey var: Mevcut NATO kara kuvvetleri komutanlığı (LANDCOM) yapısını lojistik, gözetleme ve istihbarat imkanlarıyla takviye etmek.

Dedeağaç Limanı’na son yıllarda yapılan devasa askeri sevkiyatları hatırlayın. Bulgaristan’a, Romanya’ya, Karadeniz’e uzanan bu ikmal hattı Türkiye’yi çevreleyen stratejinin parçası. Washington, Ege’yi kendi güvenlik şemsiyesine daha sıkı katmak istiyor.

Güney Kıbrıs’ta Yeni Üs Meselesi

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, ABD için uzun yıllar askeri işbirliğine kapalıydı. Şimdi 2020’den itibaren kısmen kaldırılan silah ambargosu sonrası yeni kapılar açıldı. İngiltere’nin Akrotiri ve Dhekelia üsleri adada zaten mevcut. ABD ise “kalıcı yeni üs” kurmaktan ziyade, Mari Deniz Üssü ve Larnaka Havalimanı çevresinde acil kullanım hakkı ve altyapı hazırlığı için görüşmeler yürütüyor.

Bu ne demek? Aslında oldukça basit.

Doğu Akdeniz’de İran, Suriye ya da Lübnan Hizbullah’ı ile patlak verecek bir krizde Kıbrıs adasını uçak gemisine dönüştürmek.

Suriye’nin Fiili Bölünmesi ve Türkiye; O kadar kısa sürede birden bire aslında Suriye’de tam olarak neler olduğu ortaya çıktı ki, Türkiye olarak alacağımız tedbirler konusunda şimdi belki daha dürüst olma zamanıdır diye düşünüyor insan. İç cepheyi tahkim etmek konusunda rıza oluşturmak adına kullanılacak hamasi dilin hoş olmayan sonuçları olabilir.

Suriye meselesi artık klasikleşmiş bir acı. Esad rejimi, PYD/YPG bölgesi, Türkiye’nin kontrol ettiği hatlar ve Deyrizor’da ABD destekli Arap unsurları… Parçalanma fiilen yaşanıyor. Bakalım kağıda dökülecek mi diye beklerken İsrail orada da etkinliğini giderek artırmanın yollarını arıyor. Bugün Suriye’de de kimler kimlerle beraber diye sorular sorabiliriz. Ama hoş olmayan cevaplara da hazırlıklı olmamız gerekebilir.

Eğer ABD veya Batı ülkeleri, PYD/YPG bölgesini uluslararası zeminde tanımaya kalkarsa, Türkiye için kırmızı çizgi fiilen delinmiş olur. Bu, sadece güney sınırında terör koridoru demek değil, PKK’ya uluslararası meşruiyet kazandıracak en büyük stratejik sorun demektir. O sebeple de bugün içeride PKK ile ilgili yaşanan gelişmelerin bölgesel niteliği kesinlikle atlanmamalı

İşte burada peki başka ne yapılabilir sorusu gündeme geliyor elbette. Bu soruya klişe cevaplar verilebilir: “Daha güçlü olmalı, kararlı olmalı, caydırıcı olmalı…” Oysa o klişe cevaplar ve onlar için alınacak tedbirler konusu bu günden yarına yapılabilir değil.

Belki şu noktadan sonra ne yapmak lazıma odaklanmak daha iyi olabilir; Mevcut Suriye operasyon bölgelerini (El Bab, Afrin, Tel Abyad) kalıcı idari ve ekonomik entegrasyonla güçlendirmek. İnsanların hayatı düzelmeden toprak güvenliği kalıcı olmayacak gibi duruyor

ABD’nin Güney Kıbrıs ve Yunanistan’daki üslenme planlarını NATO masasında dengeleyecek diplomasi yürütmek de önemli bir hamle olacaktır. KKTC tanınması ve Ege hava sahası meselelerinde bu kart kullanılabilir.

Rusya, İran ve Esad üçgeni ile köprüleri tamamen atmadan diyalog zeminlerini diri tutmak gibi bir zorluk içine de girebilir bu durumda Türkiye Çünkü Esad’sız çözüme inanmayan bir Moskova ve Tahran var. Burada da dengeleri nasıl ayarlayacağı diplomatlara kalıyor elbette.

Amerika haritayı çiziyor, Rusya notlar alıyor, Avrupa sessiz. Ama Türkiye, kendi coğrafyasını yaşıyor. Ege’de üs, Kıbrıs’ta üs, Suriye’de bölünme derken her mesele ayrı bir kriz gibi gözüküyor.

Oysa bunlar aynı zincirin halkaları.

Türkiye’nin asıl sorusu şu:

Bu zinciri kıracak mı, yoksa kendine en az zarar verecek halkaya mı tutunacak?