Türkler, varlıklarına dair anlamlı izler bulduğumuz erken tarih dönemlerinden itibaren yaşadıkları coğrafyanın dayattığı koşullar yüzünde birlikte yaşama formlarını geliştirmiş topluluk olarak bilinirler. Çevrelerindeki çeşitli toplulukla iş birliği yapmaktan çoğu zaman kaçınmamış oldukları da bilinen bir gerçektir. Diğer yandan farklı etnisiteler ve kültürlerle iç içe yaşayarak sürekli ilerleyerek farklı zamanlarda, farklı şartlarda farklı yaşam formları geliştirdikleri gibi yeni toplumsal yapılar ve yeni devlet biçimleri sentezlemişlerdir.

Atalarımız, tarih boyunca pek çok büyük devletler (imparatorluk) kurmuşlar ve bu siyasi yapılar içinde yaşayan toplulukların kültürlerine ve yaşama biçimlerine, çağdaş oldukları devletlere oranla, mümkün olduğunca müdahale etmişlerdir. İşte Türklerin var oldukları günden bugüne kadar beraber yaşama kültürü oluşturdukları yani bir “Türk Barışı” yarattıkları coğrafyaların tümüne “Turan” demek günümüzde ciddi şekilde kabul görmüştür. Göktürk Devleti, Gazneli Devleti, Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti bu cümledendir. Emperyalist bakış açısına göre ise bu tarihî bölgeler, “Uzak Doğu”, “Orta Asya”, “Orta Doğu”, “Küçük Asya”, “Kafkaslar”, “Balkanlar” gibi adlar ile anılırlar ki bu adlandırmalar tarihi gerçeklere uygun birer kimlik tespiti değildir. Sömürgeciler tarafından uydurulmuş veya benimsenmiştir. Sonraları sömürgeciliğin keşif kolu Oryantalist bilimciler tarafından -sözde- bilimsel kavramlar olarak normalleştirilirmiş literatüre geçmiştir.

Turan kelimesinin, üç bin beş yüz yıl önce Avesta’da, neredeyse “Türkiya” kelimesine benzer bir ifade şeklinde “Tuirya” biçiminde geçtiği kayıtlıdır. (“Airya”nın karşıtı toplumlar.) Çin saray tarihçilerinin “Hu” şeklindeki ifadelerinin bir benzeri olan bu adlandırma işte yukarıda anlattığımız ve daha sonra bizlerin Türk Barışının yaşandığı coğrafyalar anlamını yüklediğimiz Turan’ın adıdır. Bu da kimlik sorunu yaşamadan katılımcı toplumsal formların icat edildiği coğrafyanın adı anlamına da gelir. Oysa Çin bir imparatorluk bürokrasisi, tebaası toplumların özgürlüklerini buharlaştırıp Çinli köylülere dönüştürürken, İran da dini kullanarak benzer siyaset sergiliyordu. Bu sebeple her ikisi için Türkler ötekiydi: Yani “Hu” ve“Tuirya” idi.

Günümüzde Saha Yakut cumhuriyetinden, Macaristan’a kadar büyük ve benzersiz bir kuşak şeklinde dünyayı saran Türk ülkelerinde (Yani Turan’da) başlayan büyük uyanış, “Türk Barışı”nı yeryüzüne tekrar hâkim kılacak umudu uyandırmaktadır. İşte “3 Mayıs Türkçüler Günü” bu uyanışı sağlayanların günüdür!

İsmail Gaspıralı (1851–1914) tarafından “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” dileğiyle başlayan büyük uyanış daha sonra Yusuf Akçura (1876–1935), Ahmet Ağaoğlu (1869–1939), Mehmet Emin Yurdakul (1869–1944), Ziya Gökalp (1876–1924), Ömer Seyfettin (1884–1920), Ali Canip Yöntem (1887–1967), Nihal Atsız (1905–1975), Zeki Velidi Togan (1890–1970), gibi fikir adamları tarafından bilimsel ve edebi temellere oturtuldu. Siyaseten de Alparslan Türkeş (1917–1997), Necdet Sançar (1910–1975) ve Dündar Taşer (1925- 1972) merhumların adını anmadan geçmek mümkün değildir.

Türkçülük ve Turancılık fikrimizi ırkçılıkla suçlayan bedhahlara bu kutlu günde verilecek en yalın cevap ise şudur: Türkçülük, bir milletin hafızasını uyku halinden çıkartılıp tam bir uyanışa geçirerek bilince dönüştürmek, Turancılık ise bu bilincin tarihi mekânlarında çağdaş gereksinimlerle yeniden inşa edilme süreci için emek sarf etmektir.

Türkçüler günümüz kutlu olsun!

***

TURAN: Avesta’da “Tūirya (Tuirya)” adıyla anılan topluluklar, İran mitolojik geleneğinde Airya (İranlı) kimliğinin karşıtı olarak konumlandırılmıştır. Bu kullanım, daha sonra Orta Farsça döneminde “Tūrān” biçimini alacak olan kavramsal geleneğin erken bir aşaması olarak değerlendirilmektedir.

BEDHAH (Fars. bed “kötü” ve ẖâh “isteyen” ile bed-ḫāh) Başkasının kötülüğünü isteyen, başkası için iyilik dilemeyen (kimse).