Marşlar, tarihsel süreçleri, toplumsal kimliği ve kahramanlık ruhunu yansıtan millî bayram günlerinde, heyecan vermek, millî hisleri uyandırmak, merasim yürüyüşlerinde canlı ve coşkulu ritm unsuru olarak kullanılmak üzere bestelenmiş müzikal eserlerdir.

Marşlar, sadece müzikal eserler değil, aynı zamanda tarihi, sosyolojik ve politik bağlamları olan kültürel kodlardır.

Türklerin yaklaşık 4 bin yıllık musiki tarihi vardır. Ancak biz tarihi kayıtlardan takip edebildiğimiz kadarıyla 2500 yıl öncesinde M.Ö. IV. yüzyıllarda Hunların milli marşlarının olduğu bilinmektedir. Çünkü, Hunlarda Türk savaş tekniğinin vazgeçilmez unsuru olan musiki, sadece eğlence, hoş vakit geçirme aracı değildir. Hunlarda milli özelliğe sahip musiki o kadar gelişmiştir ki, bu müziğin etkisi altında kalan Çin musikisindeki bazı enstrümanlar bugün bile Hunların izlerini taşımaktadır.

Hunlar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli sazlardan oluşan musiki orkestrasının Osmanlı’daki Mehter takımının temeli olduğu görüşü yaygındır. Mehter ile ilgili kayıtlara Türklerin en eski yazılı kaynakları olan Orhun Kitabelerinde de rastlanmaktadır. Bu kitabelerde mehter “Kübürge” ve “Tuğ” olarak geçmektedir.

  1. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eseri Divan-ü Lügat’it Türk’te Hakanların huzurunda müzik icra edildiği anlatılır. O zamanlarda küvrük (kös), tomruk (davul), çenk (zil) ve nay-i Türkî adındaki sazlardan oluşturdukları müzik aletleriyle savaşlarda askeri coşturmak ve özel günlerde halkı eğlendirmek için müzik yapmışlardır.

Bu durum bize Türklerde musikinin resmi özellikler de taşıdığını göstermektedir. Yani milli marş gibidir. Belki bugünkü modern dünyada gelişimini tamamlamış marşların atasıdır.

Mehter, Osmanlı Devleti’ne Anadolu Selçuklu Devleti’nden geçmiştir. Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat, Osman Gazi’ye 1299’da beylik alameti olarak sancak ile beraber davul zurna ve mehter takımındaki sazlardan göndermiş, bundan sonra mehter Osmanlıların milli marşı gibi olmuştur. Ancak, XIX. yüzyıla geldiğimizde mehterin milli marş özelliğini bırakarak, Avrupa’dan çok sesli musiki türünü kabul ederek padişaha özel yeni marşlar bestelenmiş ve taklide yönelinmiştir.

Dünyanın en eski ordu bandosu olarak bütün Avrupa askeri bandolarına örnek olan mehter dışlanıp sıradan eğlence unsuru haline dönüşmüştür.

Dünyada milli marş geleneğini Türklerin başlattığı kanıtlarıyla gözler önüne serilirken Batı kaynaklarında dünyada ilk marş olarak 1560’larda belirli günlerde çalınan ve Hollanda ulusal marşının en eski şekli olan “Wilhelmus” marşının adı geçmektedir. Bugünkü modern anlamda resmi ilk marş olarak İspanya’nın 1770 yılında bestelenen “Marcha Real” adlı marşı kabul görmektedir. Türkçe wikipedia’da ise En eski millî marş; İngiltere`de 18. yüzyılın ortalarından beri kraliyet törenlerinde söylenen ve 1825`te millî marş ilân edilen “God Save the King/Queen” adlı marştır.” denilmektedir.

Sultan II.Mahmud zamanında uygulanan reform hareketleriyle Batı’dan getirilen besteciler İmparatorluk Marşı diyebileceğimiz padişahların hükümranlığını simgeleyen marşlar bestelemişlerdir.

Bunlar: Donizetti kardeşlerin II. Mahmud için bestelediği ve 1808-1839 yılları arası kullanılan Mahmudiye Marşı; Guiseppe Donizetti tarafından Abdülmecit için bestelenen ve 1839-1861 yılları arası kullanılan Mecidiye Marşı; Callisto Guatelli tarafından Abdülaziz için bestelenen ve 1861-1876 yılları arası kullanılan Aziziye Marşı; Necip Paşa tarafından II. Abdülhamit için bestelenen ve 1876-1909 yılları arası kullanılan Hamidiye Marşı; Italo Selvelli tarafından Mehmet Reşat için bestelenen ve 1909-1918 yılları arasında kullanılan Reşadiye Marşı’dır.

Vatan toprakları işgale uğrayınca ilk harekete geçen isimlerden birisi de büyük şair Mehmet Akif’tir. O, yakın dostu Eşref Edip’le beraber 1920 yılı başında hemen Balıkesir’e hareket ederek burada Zagnoş Paşa Camii’nde Cuma günü kürsüye çıkarak vaaz vermiş, halkı birlik olmaya ve Millî Mücadele etrafında toplanmaya davet etmiştir.

Cumhuriyet devrine kadar bir “Milli Marş” yaptırılması düşünülmemiştir. Bunun yerine padişahların kendileri için yaptırdıkları özel marşlar kullanılmıştır.

Bu marşlar halk kitlesine mâl edilmediği için bilhassa dış memleketlerde çok defa güç durumlarda kalınmış, sıra bize geldiği zaman topluluğumuz şaşkına uğramış, bazen “Bizim milli marşımız yok.” diyebilenlerimiz de olmuştur. Hatta bir futbol ekibimiz yine böyle sıkışık bir durumda kalarak “Milli marş” yerine “hamsi koydum tavaya” türküsünü bile okumuştur.

Reşadiye savaş gemimizin kızaktan indirilişi töreninde bulunmak üzere İngiltere’ye davet edilen Türk heyeti, törenin son dakikalarında birden bire güç bir durumla karşılaşmıştır. Nutuklardan sonra İngiliz denizcileri kendi milli marşlarını okuyunca bizimkiler de mukabele etmeye mecbur kalmışlardır. Söylenecek bir milli marş olmadığı için önce birbirlerine bakışmışlar, sonra çarkçıbaşı durumun önemini hissederek:

– Arkadaşlar, “Entarisi ala benziyor”u biliyor musunuz?

– Biliyoruz.

– O halde hep beraber:

– “Entarisi ala benziyor

Sultan Reşat bana benziyor”

biçiminde birlikte okuyup geçiştirmişlerdir.

Birinci dünya savaşının son yıllarında askerî temsilcimizin yaveri olarak teğmen Abdulkadir Karamürsel Brest-Litowsk’ta bulunduğu sırada 37 kişilik bir Türk Subay kafilesi Rusya’dan esaretten kurtularak memleketlerine dönmek üzere Brest-Litowsk’a gelir. O sırada Almanlar hep bir ağızdan Alman milli marşını okuyunca bizimkiler soğuk terler dökmeye başlarlar. teğmen Abdulkadir Karamürsel subaylarımıza eğilerek; Arkadaşlar: Ordumuz etti yemin’i okuyalım deyince subayların “Unuttuk” demeleri üzerine:

“Tekbir’i hepiniz bilirsiniz. Benim sesime uydurarak söyleyeceğiz. Benim işaretime dikkat ediniz.” diyerek başladığı; “Allahü Ekber!.. Allahü Ekber!..” biçimindeki 38 Türk’ün Tekbir nidaları salonu çınlatmıştır.

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM kurulduktan ve yeni bir devlet yapılandırılması için mücadele edilirken, bir ülkenin bağımsızlığının ve gücünün simgesi olan, yurtseverlik duygusunun ifadesi olarak hükümet tarafından onaylanmış ya da halk arasında benimsenmiş, genellikle bestelenmiş haliyle çeşitli etkinliklerde seslendirilen sözlü müzik parçası olan bir milli marşın gerekliliğini siyasilerden önce ordu hissetmiştir. Çünkü Türk Ordusu en eski tarihlerden beri musiki ile hareket etmiştir. Elbette milli marş olarak padişahların saltanat dönemine ait marşları kullanılamazdı. Yeni ve millete ait bir marş bestelenmesi gerekmiştir.

Ankara’da Erkan-ı Harbiye’nin talebi ile Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 7 Kasım 1920’de milli marş için yarışma açılmış, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’nin özel gayretiyle Mehmet Akif’e de şiir yazdırılmış ve “İstiklal Marşı” yarışmasına, içinde milletvekillerinin de yer aldığı yedi yüzden fazla şiir katılmıştır.

Bilindiği gibi 724 şiir arasından Mehmet Akif Ersoy’un şiiri 12 Mart 1921’de milli marş olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde ayakta alkışlanıp İstiklal Marşı olarak kabul edilen şiirin Milli Eğitim Bakanlığı'nca, Ali Rıfat Çağatay'ın yaptığı ilk iki dörtlüğün bestesi uygun görülerek okullara ve tüm kurumlara duyurulmuş, her yerde 1930'a kadar İstiklal Marşı bu beste ile çalınmıştır.

1930 yılında ise bu bestenin yerini, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi Zeki Üngör'ün hazırladığı bugünkü beste almıştır. Marşın orkestraya uyarlanması da Edgar Manas tarafından yapılmıştır.