Medyadaki yozlaşmanın ciddi boyutlara ulaştığı bir dönemi yaşıyoruz.
Son zamanlarda tutuklanan bazı gazetecilerle ilgili şu iddialara bakar mısınız?
-Banka hesaplarında kaynağı belirsiz yüksek tutarlı para girişleri bulundu.
-Hesaplarındaki paranın bir kısmını kripto hesaplara aktardıkları anlaşıldı.
-Yasa dışı bahis, rüşvet ve nitelikli dolandırıcılık ile suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini akladıkları saptandı.
-Kendilerinin uyuşturucu kullanmalarının yanı sıra başkalarının da uyuşturucu kullanmalarına imkân sağladıkları belirlendi.
-Düzenlenen partilerde ikiden fazla kişinin bir arada cinsel birliktelik yaşamalarına ortam hazırladıkları ortaya çıktı.
***
Eskiden gazetecilik mesleği çok farklı icra edilirmiş.
Ünlü gazeteci Şemsi Sılkım’ın “Babıali Anılarım” (Togan Yayınları) kitabında anlattıkları bunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.
O anılardan sadece birini özetleyerek paylaşayım:
1940’lı yıllarda muhabirler 25-40 lira arasında maaş alırdı.
Bu maaşla geçinmek çok zordu.
Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü böyle gazeteciler için bir jest yaptı, 3 aylık tren biletini 16 lira olarak belirledi.
16 lirayı veren gazeteci 3 ay boyunca trenlere sınırsız şekilde binebilecekti.
Tan gazetesinin Ankara muhabiri Niyazi Acun buna çok sevindi. Çünkü maaşı 25 liraydı, bir türlü geçinemiyordu.
Trenleri mesken tuttu.
Her akşam gazetesinden saat 17.00’de çıkar, Gar’dan saat 18.00’de kalkan Anadolu trenine binerdi.
Yerine yerleştikten sonra yanında getirdiği ekmeğini üzüm veya portakalla yer, uyurdu.
Tren Eskişehir’e varınca iner, bu defa buradan Ankara’ya gitmekte olan trene binerdi.
Sabah saat 06.30-07.00 arasında Ankara’ya gelirdi.
Yürüyerek Ulus Meydanı’na çıkar, oradan da Rüzgârlı Sokak’taki gazetesine giderdi.
Bir yandan çay içerken bir yandan yolda aldığı ekmek ile peyniri yemeye başlardı.
Ve uykusunu tamamen almış olarak işinin başına geçip haberini yazardı.
Akşam saatlerinde yeniden Gar’a gider, Eskişehir’e doğru hareket edecek Anadolu treninin kalkmasını beklerdi.
***
Niyazi Acun’daki ahlak ve meslek aşkı keşke bugünkü kimi gazetecilerde de olsaydı.
Elbette çok zor bir hayattı onun ki. Ama kesinlikle onurluydu.
ANLAŞMANIN ARTILARI VE EKSİLERİ
Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığımız ortak savunma anlaşmasının bazı yararları olabilir.
Bir:
İsrail’in bölgedeki yayılmacı tutumuna karşı caydırıcı etki yaratabilir, önemli bir kalkan oluşturabilir.
İki:
Türkiye’nin savunma sanayi alanındaki donanımı ile Suudi Arabistan’ın parasal gücü birleştirilerek modern ve güçlü silahlar geliştirilebilir.
Üç:
Pakistan’ın nükleer silaha sahip olması, bizim de böyle bir silaha sahip olmamız konusunda tecrübemizi artırmakta rol oynayabilir.
Dört:
Üç ülkenin savunma dışındaki alanlarda da işbirliği yapmalarını kolaylaştırabilir, işadamlarımızın Suudi Arabistan ve Pakistan’da büyük projelere başlamalarının yolunu açabilir. Ayrıca Suudi Arabistan ve Pakistan’dan ülkemize daha fazla turist gelmesini sağlayabilir.
***
Anlaşmanın muhtemel sakıncalarını ise aklıma takılan dört soruyla anlatmaya çalışayım.
Bir:
Anlaşmada yer alan, “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının üç devlete de yapılmış sayılacağı” ifadesine göre, örneğin Hindistan yıllardır arasının açık olduğu, zaman zaman silahlı çatışmaya girdiği Pakistan’a saldırırsa biz de Hindistan’a savaş açmak zorunda mı kalacağız?
İki:
Suudi Arabistan bölgede bizim dostumuz olan bazı ülkelerle sorunlar yaşıyor. Onlarla bir savaşa tutuşursa biz de dostumuz, hatta bazıları hem dostumuz hem komşumuz olan ülkelere karşı silahlı harekâta mı girişeceğiz?
Üç:
Türkiye, NATO üyesi. Buna göre ülkemize yapılan bir saldırıda NATO’nun diğer üyelerinin bizi savunması gerekir. Ama böyle bir yardımın garantisi yok. Peki, yeni imzaladığımız savunma anlaşmasında, bize yönelik bir saldırıda Suudi Arabistan ve Pakistan’ın devreye girip bizi savunmasının garantisi var mı?
Dört:
Kendi savunma sistemimizi her türlü saldırıyı bertaraf edecek şekilde düzenleyip güçlendirmemiz en doğru ve en güvenli yol değil midir?