Ortadoğu’ya dışarıdan “en uygun yönetim modelini” tarif etme alışkanlığı uzun zamandır sürüyor ama Tom Barrack’ın son yıllardaki performansı herhalde ayrı bir kategoriye alınmalı. Adamcağız neredeyse her altı ayda bir bölge için yeni bir rejim reçetesi çıkarıyor; ama reçetelerin ortak noktası, bir öncekinin çöpe atılması. Kısa bir özet: Ulus devlet uygun değil. Ademi merkeziyet uygun değil. Demokrasi gibi şeylere zaten hiç yanaşılmıyor. Şimdi ise Barrack’ın son fikri sahneye çıkıyor: Hayırsever monarşi.
Evet, yanlış okumadınız: “Hayırsever monarşi.” Hani şu tarihin çöplüğünde yerini almış mutlak yönetim biçiminin, neoliberal yumuşak paketlenmiş versiyonu. Barrack’a kulak verirsek Ortadoğu’yu en iyi yönetecek olan, halkın siyasi katılımı değil; bir hanedanın “cömertliği”, yani “iyi kalpli hükümdar lütfu”.
Bu kadarla kalsa iyi. Barrack bunu öyle bir özgüvenle söylüyor ki, sanki 400 milyonluk bir coğrafyanın karmaşık tarihsel yapısı, kültürleri ve toplumsal dinamikleri değil; tek bir aile şirketinin reorganizasyonu tartışılıyor. İşin ironisi ise şu: Barrack’ın “uygun değil” dediği modeller, en azından bir siyasi teori birikimine dayanıyor. Onun önerisi ise, yönetimi bir tür aristokrat bağış kampanyasına çevirmek.
Fakat gelin önce bu “hayırsever monarşi” kavramının altını kazıyalım. Çünkü kazdıkça kokusu çıkıyor.
Hayırsever monarşi diye bir rejim yoktur; olsa olsa hayır dağıtan monark olur.
Monarşiyi “hayırseverlik” üzerinden tanımlamak zaten kendi başına bir çelişki. Hayırseverlik, hukukla değil, keyfiyetle çalışır. Bir gün sosyal yardım, diğer gün baskı. Bir sene geniş kamu harcamaları, ertesi sene kemer sıkma. Yani kurumsal güvence yok; liderin ruh hâline teslim edilmiş bir toplum var.
Ama Barrack’ın sözünde esas dikkat çeken şey, hayırseverliğin bir yönetim biçimine dönüştürülebileceği yanılgısı. Bu, tıpkı bir yatırım bankacısının CEO karakterine göre şirket geleceği tahmin etmesine benziyor. Hayırsever hükümdar varsa işler yolunda, huysuz hükümdar varsa herkes yandı. Bu mudur önerilen siyasi mimari?
Peki Barrack neye dayanarak böyle konuşuyor?
Açıkçası cevabı çok zor değil: Sermaye hareketlerinin mantığına. Barrack’ın Ortadoğu okumaları, halkın iradesi ya da demokratik beklentileri değil, yatırım güvenliği üzerinden şekilleniyor. Ulus devlet ona göre “fazla milliyetçi bir yapı”, ademi merkeziyet “fazla dağınık ve riskli”, demokrasi ise “öngörülemez.” Monarşi ise ona göre ideal: Tek muhatap, tek imza, az bürokrasi.
Ne tesadüf değil mi? Tam da dev mega projelerde sermayenin görmek istediği siyasal ortam.
Burada şu polemikçi soruyu sormak kaçınılmaz: Barrack’ın “bölgeye uygun bulduğu rejimler” acaba bölgenin ihtiyacından mı doğuyor, yoksa kendi yatırım portföyünün güvenliğinden mi?
Hayırsever monarşi, siyasi özneyi ortadan kaldırmanın makyajlı adıdır.
Barrack’ın söylemi temelde şu varsayıma dayanıyor: Ortadoğu halkları yetişkin bir siyasi özne olamaz; mutlaka “baba figürü” niteliğinde bir yöneticinin kontrolünde ve bakımında yaşamaları gerekir. Bu bakış açısı sadece oryantalist değil, aynı zamanda basmakalıp bir şirket mantığıyla siyaset okumanın karikatür hâli.
Hayırseverliğin garantisi seçim değil; hükümdarın keyfi. Bu durumda politik toplum neye dönüşüyor? Tebaa. Yurttaş değil, hak talep eden birey değil-bir üst merciin cömertliğine bakan bir insan topluluğu.
Ama şunu unutmamak lazım: Bir ülkenin zenginliği, hükümdarının vicdanına değil, kurumlarının kalitesine dayanır. İster monarşi ister cumhuriyet olsun, kurum yoksa hayırseverlik sadece geçici bir makyajdır.
Barrack’ın rejim reçetelerinin ortak özelliği: Halk yok, yatırımcı var.
Gelin bir kronoloji çıkaralım:
- Ulus devlet modeline mesafeli: Çünkü ulusal kimlik siyasetinde popüler talepler öngörülemez olabilir.
- Ademi merkeziyet uygun değil: Çünkü çok aktörlü yapı, büyük anlaşmaları zorlaştırır.
- Demokrasi? Zaten hiç lafı edilmiyor.
- Monarşi: Dünyanın en kolay pazarlık yapılabilen rejim tipi.
Bütün bu fikir değişiklikleri içinde bir tek nokta sabit kalıyor: Halkın siyasal hakları hiçbir modelde gündeme gelmiyor; ama yatırım güvenliği her modelin merkezinde.
Böyle bir yaklaşımın siyasi analiz değil, yatırım danışmanlığı olduğunu görmek için akademisyen olmaya gerek yok.
Peki sonra ne önerecek? “Strategic Oligarchy Inc?”
Barrack’ın son modeline bakınca merak etmemek elde değil: Bundan sonra daha nereye varılabilir? Ortadoğu’ya uygun olduğu iddia edilen rejimler her seferinde bir öncekini çürüttüğüne göre sıradaki öneri ne olacak?
Belki “teknokratik vesayet” kavramını ortaya atar: Halk oy kullanmasın, işin ehli teknokratlar karar versin. Zaten birçok yatırımcı bunu ister.
Belki “stratejik oligarki” der: Dört beş büyük aile ülkeyi yönetsin, yeter ki istikrarlı olsun.
Belki de “yeni bölgesel yönetim mimarisi” adı altında anlaması bile zor bir tasarım sunar. Ambalajı parlak, içi yine halksız.
Ama şu kesin: Barrack’ın giderek daha soyut, daha uzak, daha elitist yönetim modellerine savrulması, onun zihnindeki Ortadoğu tasavvuruyla ilgili çok şey söylüyor. Barrack için halk, siyasi özne değil; yönetilmesi gereken bir demografi. Rejim ise yatırım önceliklerine uygun bir organizasyon şeması.
Yani Barrack’ın Ortadoğu reçeteleri bize bölge hakkında bir şey söylemiyor; ama onun bakış açısı hakkında çok şey söylüyor.
Ve belki de en kritik soru şu:
Bölgede yaşayanlar kendi geleceklerini tayin etmeye başladığında, bu reçeteleri kim ne yapsın?