Hayat bazen bitmek bilmeyen bir deneme yanılma tahtası gibi geliyor.
Sürekli bir şeyleri sıfırdan keşfetmeye, her düştüğümüzde dizimizi kanatıp Hah, şimdi öğrendim! demeye bayılıyoruz.
Oysa yanı başımızda, kapağı tozlanmış kitaplarda veya tarih sayfalarında devasa bir akıl ordusu hazır kıta bekliyor.
Biz ise nedense her işe Bismillah deyip en baştan başlamayı kahramanlık sanıyoruz.
Newton’un o meşhur lafını bilirsiniz; adam devlerin omuzlarında durduğu için uzağı görebildiğini açık yüreklilikle söylüyor.
Koskoca Newton bile Ben her şeyi kendi başıma çözdüm diye kasılmıyorsa, bizim her konuda özgünlük taslamamız biraz komik kaçıyor.
Shakespeare bile karakterlerini sağdan soldan toplayıp harmanlamış. Plutarch’ın ustalığını görmüş, Ben bundan daha iyisini nasıl olsa yazamam diyerek en iyiyi alıp kendi dehasıyla harmanlamış.
Şimdi ona hırsız mı diyoruz? Hayır, yüzyıllardır alkışlıyoruz.
Politikacıların o gür sesli nutuklarına bakın. Arkada koca bir yazar ordusu çalışıyor, tarihsel referanslar havada uçuşuyor.
Onlar yalnızca sahnedeki yüz. İşin mutfağında bin yıllık bir birikim var. Mesele her şeyi bilmek falan değil; kimin neyi en iyi bildiğini bulup onu kendi hanene yazdırabilmek.
Zaman dediğimiz kavram avucumuzun içinden kayıp giden kum taneleri gibi. Kendi hatalarımızdan ders çıkaracak kadar uzun yaşamıyoruz maalesef.
Bismarck’ın dediği gibi hatalarından ders çıkaranlara akıllı deseler de başkalarının hatalarını görüp ona göre yol çizenlere stratejist deniyor.
Hayatı zor yoldan, her kazığı tek tek yiyerek öğrenmek bir tercih elbette. Lakin kütüphaneler dolusu tecrübe orada dururken, neden karanlıkta el yordamıyla ilerleyelim?
Geçmişin bilgeliği bedava bir miras. Kralların, strateji ustalarının, hüsrana uğramış aşıkların veya iflas etmiş tüccarların tecrübelerini alıp cebine koymak varken, sıfır noktasına çakılıp kalmak akıl kârı sayılmaz.
Başkalarının emeğini, zekâsını ve birikimini kendi rotana yakıt yapmak seni kopyacı yapmaz; seni hedefine daha hızlı ulaştıran bir kaptan yapar.
Tarihin omuzlarına tırmanmak varken, neden hâlâ yerlerde sürünüyoruz?