Silahı bıraktılar ama dillerini değiştirdiler mi?
Türkiye'nin önünde çok önemli bir süreç var. Yıllardır terör, çatışma ve ölümle anılan bir meselenin silahla değil siyasetle çözülmesi ihtimali, elbette küçümsenecek bir gelişme değil.
Devletin attığı adımların iyi niyetli olduğunu kabul edelim.
İktidarın gerçekten Türkiye'nin önündeki kırk yıllık meseleyi bitirmek istediğini varsayalım.
PKK'nın silah bırakmasını, örgütün tasfiyesini ve bundan sonra siyasetin konuşmasını hedefleyen bir süreci destekleyelim.
Peki o zaman sormayalım mı:
Barış yalnızca silahların susması mıdır?
Yoksa barışın bir de dili olmak zorunda mıdır?
Çünkü son günlerde ortaya çıkan görüntüler, bu soruyu sormayı zorunlu hale getiriyor.
Diyarbakır'da farklı tarihlerde güvenlik güçleriyle çatışmalarda öldürülen 49 PKK mensubu için taziye çadırı kuruluyor. Çadırda ölenlerin fotoğrafları bulunuyor, “Şehid namırın” sloganları atılıyor. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve milletvekilleri de taziyeye katılıyor.
Van'da ise benzer bir taziyede DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, toprağa düşenleri Kürt halkının yüz yıllık mücadelesinin birer neferi olarak tanımlıyor. İmralı'da masa kurulmasını, bu insanların ödediği bedellerle ilişkilendiriyor.
Burada insani bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir insanın ölümünden sonra ailesinin acısını anlamak başka bir şeydir.
Ölen kişinin ailesine taziye vermek başka bir şeydir.
Fakat silahlı bir örgütün mensubunu “şehit” olarak tanımlamak, onun yürüttüğü mücadeleyi yüceltmek ve bugünkü siyasi kazanımları geçmişteki silahlı mücadeleye bağlamak bambaşka bir şeydir.
İşte Türkiye'nin tartışması gereken nokta tam burasıdır.
Çünkü devletin “Terörsüz Türkiye” dediği bir süreçte, terör örgütü mensuplarının hâlâ “şehit” olarak anıldığı bir dil nasıl değerlendirilecektir?
Daha açık soralım:
PKK silah bırakacak ama PKK'ya ait kahramanlık anlatısı yaşamaya devam edecekse, gerçekten yeni bir dönemden mi söz ediyoruz?
Bugün bir taraftan “silahlar susacak, siyasi ve hukuki mücadele güçlenecek” deniliyor. Bu elbette demokratik siyasetin mantığı açısından anlaşılabilir bir cümle. Hatimoğulları da aynı taziyede çatışmanın ve savaşın biteceğini, siyasi ve hukuki mücadelenin güçleneceğini söyledi.
Ama o zaman şu soruyu sormak hakkımız:
Siyasi mücadele başlayacaksa, geçmişteki silahlı mücadelenin sembolleri neden aynı şekilde yaşatılıyor?
Bir yandan “yeni dönem” denilirken diğer yandan “şehitler ölmez” anlayışıyla eski dönemin hafızası korunuyorsa, bu iki dil nasıl aynı siyasetin içinde buluşacak?
Diyarbakır'daki taziyenin ardından surlara Abdullah Öcalan'ın posterinin asılması ve “Diyarbakır'ın şehitleriyle başı dik” ifadelerinin kullanılması da tartışmayı daha da büyütüyor.
Burada devletin sessizliği de ayrıca sorgulanmalı.
Türkiye gerçekten barış ve kardeşlik istiyorsa, bu tür görüntülere hiç ses çıkarmamak mı barışçıl devlet davranışıdır?
Yoksa devlet, “Biz büyük bir hedef için bazı şeyleri görmezden geliyoruz” diye mi düşünmektedir?
Eğer böyle düşünüyorsa bunun toplumsal maliyeti ne olacaktır?
Çünkü Türkiye'de terörle mücadelede evladını kaybetmiş aileler var.
Polisler, askerler, korucular var.
Gaziler var.
Hayatları boyunca çocuklarının acısını taşıyan anneler var.
Onlara “Artık geçmişi konuşmayalım” denilirken, başka bir kesimin geçmişteki silahlı mücadeleye “şehitlik” ve “onur” diliyle sahip çıkmasına sessiz kalınması, toplumda nasıl bir adalet duygusu oluşturacaktır?
Üstelik bu durumun en büyük zararını belki de muhalefet değil, barış sürecini sırtlayan iktidar görecektir.
Çünkü iktidar topluma “Bu süreç Türkiye'nin geleceği için gerekli” diyor.
Toplumdan sabır istiyor.
Endişelerini bir kenara bırakmasını istiyor.
Devlete güvenmesini istiyor.
Tam bu sırada PKK mensuplarının “şehit” olarak anıldığı görüntüler ortaya çıkarsa, süreçten rahatsız olanların eline çok güçlü bir siyasi argüman verilmiş olmuyor mu?
Dahası, süreçten yana olan insanların işi de zorlaşmıyor mu?
Çünkü iktidarın savunduğu barış fikri ile sahadaki bazı aktörlerin kullandığı dil arasında uçurum oluştuğunda, vatandaş doğal olarak şunu sormaya başlar:
“Biz neyin karşılığında neyi kabul ediyoruz?”
Oysa gerçek bir barışın amacı, iki tarafın da geçmişteki bütün anlatılarını olduğu gibi koruması olmamalıdır.
Barış, geçmişte birbirine silah doğrultmuş insanların çocuklarının artık birbirine silah doğrultmaması demektir.
Bunun için de sadece silahların değil, kahramanlıkların da yeniden tanımlanması gerekir.
Bir taraf kendi acısını kutsal, diğer tarafın acısını önemsiz görmeye devam ederse kardeşlik kurulamaz.
Bir taraf kendi ölüsüne “şehit”, diğer tarafın ölüsüne yalnızca “öldürülmüş insan” diye bakarsa ortak bir gelecek kurulamaz.
Öyleyse mesele DEM Parti'nin taziye çadırına gidip gitmemesi değildir.
Mesele, Türkiye'nin yeni bir siyasi dil kurup kuramayacağıdır.
Devletin iyi niyetini kabul edelim.
Sürecin başarıya ulaşmasını isteyelim.
PKK'nın gerçekten silah bırakmasını ve Türkiye'nin terörsüz bir ülke olmasını isteyelim.
Ama bütün bunları isterken şu soruyu sormaktan da vazgeçmeyelim:
Silahlar sustuğunda, silahı meşrulaştıran dil de susacak mı?
Eğer susmayacaksa, yapılan şey barışa hazırlık mı?
Yoksa silahların bıraktığı boşluğu başka sembollerle, başka kahramanlık anlatılarıyla ve başka siyasi taleplerle doldurma hazırlığı mı?
Ve belki de en önemli soru:
Türkiye bu dili görmezden gelerek barışı mı büyütüyor, yoksa barışın toplumsal desteğini kendi elleriyle mi zayıflatıyor?
Çünkü barış yalnızca devlet ile örgüt arasında kurulmaz.
Barış, toplumun ikna edilmesiyle kurulur.
Toplum ikna edilmeden yapılan her siyasi düzenleme ise, yarının yeni tartışmasının başlangıcı olabilir.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey, geçmişin acılarını yarıştırmak değil; geçmişin silahlı kahramanlıklarını geride bırakacak ortak bir gelecek dili kurmaktır.
Ve bunun için artık herkesin aynı soruya cevap vermesi gerekiyor:
Silahı bırakan bir örgüt, geçmişteki silahlı mücadelesini de bırakmaya hazır mı?
Yoksa Türkiye'den beklenen yalnızca silahların susmasını kabul etmek, geriye kalan bütün anlatıları ise “barışın bedeli” saymak mı?
İşte asıl mesele budur.