Bir ülkenin geleceğini şekillendiren unsurlardan biri de ülkenin geçmişinden, tarihinden aldığı derslerdir. Tarih, üzerinde keyfî tasarruf yapılabilecek bir alan değil; ortak hafızamızın, milli kimliğimizin ve devlet geleneğimizin temelidir. Bu nedenle eğitim politikalarında kullanılan her kavram, milyonlarca öğrencinin zihninde yeni bir anlam inşa eder.

Milli Eğitim Bakanı'nın, “Kurtuluş Savaşı yerine ‘Milli Mücadele’ denilmeli. Neyden kurtuluyoruz?” şeklindeki açıklaması da tam bu nedenle sıradan bir kelime tartışması değildir.

Çünkü 1918 sonrasında İstanbul işgal altındaydı. İngiliz kuvvetleri Boğazları kontrol ediyordu. İzmir'i Yunan ordusu işgal etmişti. Güney Anadolu'da Fransız birlikleri vardı. İtalya, Anadolu'nun çeşitli bölgelerine asker çıkarmıştı. Anadolu'nun dört bir yanı fiilen işgal edilmişken, verilen mücadele tam olarak neydi?

Elbette işgalden kurtuluş mücadelesiydi.

Kavramları tartışmalı hale getirmek

"Kurtuluş Savaşı" ifadesi, Osmanlı Devleti'nden kurtuluş anlamına gelmez. Bu savaş; işgal kuvvetlerine, Sevr'i dayatan devletlere ve Anadolu'nun paylaşılmasına karşı verilmiş bağımsızlık savaşıdır.

Zaten "Milli Mücadele" kavramı da tarih literatüründe bu dönemi ifade etmek için yıllardır kullanılmaktadır.

Ancak bu iki kavram birbirinin alternatifi değil, aynı tarihsel sürecin farklı yönlerini anlatan yerleşik ifadelerdir. Birini kullanabilmek için diğerini tartışmalı hâle getirmeye çalışmak ise, gereksiz bir polemik üretmekten başka bir sonuç doğurmaz.

Asıl üzerinde durulması gereken konu ise, bundan çok daha büyüktür.

Kurumların yönetimi

Bir eğitim bakanının görevi, tarihçiler arasında yeni tartışmalar üretmek değil; bilimsel birikimi esas alan, ortak toplumsal hafızayı güçlendiren ve eğitim sistemine güven veren politikalar geliştirmektir.

Eğitim, kişisel yorumlarla değil; akademik yöntemle, uzmanlıkla ve kurumsal akılla yönetilmelidir.

Bugün Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor.

Liyakatten uzak atamalar yalnızca yanlış kararlar doğurmuyor; kurumlara duyulan güveni de aşındırıyor. Çünkü devlet kurumları kişilerin bireysel kanaatleriyle değil, bilgi, uzmanlık ve ortak akılla ayakta kalır.

Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı gibi milyonlarca öğrenciyi doğrudan etkileyen bir kurumda yapılacak her açıklama, her kavram tercihi ve her müfredat değişikliği çok daha yüksek bir sorumluluk taşır.

Devlet, vatandaşına her konuda öngörülebilir olmak zorundadır. Bu yalnızca hukukta değil, eğitim politikalarında da geçerlidir. İnsanlar, devlet yönetiminde kararların bilimsel ölçütlerle alındığını bilmek ister. Eğer kararların kişisel değerlendirmelerle şekillendiği izlenimi oluşursa, yalnızca eğitim sistemi değil, devletin kurumsal itibarı da zarar görür.

Şehitlerimizin hangi şartlarda can verdiğini değiştiremeyiz. Sakarya'da, Dumlupınar'da, İnönü'nde verilen mücadele tarihin değişmez gerçeğidir. Değiştirilmemesi gereken de budur.

Eğitimin amacı tarihi yeniden yazmak değil; onu doğru, eksiksiz ve bilimsel biçimde gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü güçlü devletler, tarihleriyle kavga ederek değil; tarihlerini doğru anlayan nesiller yetiştirerek ayakta kalırlar.