Bir ülkede sorunların hiç eksilmediğini fark ediyorsak, belki de asıl sorun biziz; sorunların işaretçileri…

Her gün yeni bir gündem, her gün yeni bir kavga. Dün tartıştığımız meseleler bugün unutuluyor. Bugün yükselen sesler yarın yerini başka gürültülere bırakıyor. Ama değişmeyen bir şey var; sürekli şikâyet eden, sürekli eleştiren, ama bir türlü çözüm bulamayan toplum hâlimiz.

Artık vatandaş açısından kimin ne söylediği, hangi liderin nasıl bağırdığı çok da önemli değil. Çünkü sözler çok, ama çözümler yok. Çünkü televizyon tartışmalarında sesler yükselirken, mutfakta tencere aynı sessizliği koruyor. Ülkenin sorunları siyasetçilerin gündemine hiç girmiyor! TBMM açılışındaki fotoğraf kadar, pazarda tezgâhları seyreden vatandaşın gözyaşı asla gündeme girmiyor!

Adorno yıllar önce şu cümleyi kurmuştu: “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz.” Yani bozuk düzenin içinde, bireysel doğrulukla ayakta kalmak neredeyse imkânsızdır. Tek tek dürüst olmanız yetmez; sistem, yanlışlığıyla bütün çabalarınızı yutar. İşte tam da bu nedenle bireysel özeleştiriden daha çok, toplumsal özeleştiriye ihtiyacımız var.

Tarih bize bunun çok çarpıcı bir örneğini sunar. Timur, Anadolu’yu işgal edip otağını Akşehir’e kurduğunda, öğle yemeklerini sırayla şehir eşrafı hazırlıyordu. Sıra Hoca Nasrettin’e geldiğinde, Hoca dayanamadı, pişirdiği kazlardan birinin budunu afiyetle yedi. Timur kazanın başına gelip eksik budu fark edince kıyameti kopardı. Hoca, “Akşehir’in kazları tek ayaklıdır” diyerek meseleyi çevirmeye çalıştı. Gölde tek ayak üzerinde dinlenen kazları gösterdi. Timur’un adamları kazları sopayla kovalayınca hepsi iki ayağıyla koştu. Bunun üzerine Hoca, “Sizi de sopayla kovalasalar dört ayakla kaçardınız” dedi.

Hocaya kızan Timur kelleyi vurdurmak üzereyken, Nasrettin hoca bir başka oyun kurdu; “Beş yılda eşeğe yazı öğretirim” dedi. Timur da beş yıl eşeğe yazı öğretmesi için zaman verdi! Hoca dışarı çıkınca ahali üzerine yürüdü: “Eşeğe yazı mı öğretilir?” Hoca’nın cevabı tarih kadar netti; “Beş yılda ya Timur ölür, ya eşek ölür, ya ben ölürüm. Beş yıl daha yaşamak varken şimdi niye ölelim?”

Bugün yaşadığımız toplumsal hâl, bu hikâyeden farksız. Nice iktidar, nice siyasetçi aslında aynı sözü söylüyor; “Beş yıl verin, bu ülkeye yazı öğreteceğiz.” Hep bir sonraki dönem, hep ertelenmiş vaatler… Ve biz, Hoca gibi, günü kurtarmakla, canı kurtarmakla avunuyoruz.

Adorno’nun dediği gibi yanlış hayatın içinde doğruluk aramak, eşeğe yazı öğretmeye kalkışmak gibidir. Biz de yıllardır aynı oyunun içindeyiz. Sorunları çözmek yerine sorunlu düzeni kabullenip küçük manevralarla günü kurtarmaya çalışıyoruz. Bu bireysel olarak kelleyi kurtarır, ama toplumsal olarak sürekli kandırılmamız anlamına gelir.

Bugün vatandaş büyük sözlere değil, küçük gerçeklere bakıyor. Çünkü artık herkes biliyor ki, “eşeğe yazı öğretmek” vaatleriyle oyalanıyoruz.

Asıl mesele, sorunların kendisinden çok sorunlu hâlimizi değiştirmekte. Yoksa daha çok beş yıllar geçer, daha çok eşek eğitilir, daha çok umutlar tükenir. Kendinizi değiştirmezseniz yaşadıklarınıza razı olacaksınız demektir.

Kendini değiştiremeyenler hiçbir şeyi değiştiremez…