Savcılık tarafından Melih Gökçek ile ilgili resen bir soruşturma başlatıldı. Gökçek de bütün belge ve bilgileri savcılığa vereceğini açıkladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, basın ve yayın organlarında yer alan, Gökçek’in yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktardığı yönündeki iddialar üzerine “maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla” resen soruşturma başlatıldığını duyurdu.

Ben bu gelişmenin öncelikle başka bir tarafına dikkat çekmek istiyorum.

Hukukun ne kadar kurallı ve naif işlediğini gördüğümüzü söylemek istiyorum.

Evet, yanlış okumadınız: Naif.

Çünkü savcılık, ortada iddialar var diye hüküm vermedi. İddiaları doğru kabul etmedi. “Zaten yıllardır bunlar konuşuluyor” demedi. “Kamuoyunda böyle bir kanaat oluşmuş” diyerek kanaati delilin yerine koymadı.

Sadece soruşturma başlattı.

Yani hukukun olması gereken o son derece sıkıcı, son derece sade ve hatta biraz da romantik yöntemini uyguladı:

İddia varsa araştır.
Delil varsa değerlendir.
Suç varsa ortaya koy.
Yoksa da yok de.

Ne kadar naif değil mi?

Üstelik Gökçek de soruşturmanın ardından “veremeyeceğim hesabım yoktur” diyerek gerekli bilgileri savcılığa vereceğini ve kendisini Türk adaletine teslim ettiğini açıkladı.

Aslında olması gereken tam da bu.

Savcılık açısından da doğru olan bu.

Şüpheli açısından da doğru olan bu.

Kamuoyu açısından da olması gereken bu.

Çünkü hukuk devletinin en önemli meziyetlerinden biri, bir insanı suçlanıyor diye suçlu ilan etmemesidir.

Bu nedenle Gökçek hakkında başlatılan soruşturmanın kendisini değil, işleyiş biçimini takdir etmek gerektiğini düşünüyorum.

Gökçek'in suçlu olup olmadığını bugün bilmiyoruz.

Bunu ben de bilmiyorum.

Savcılık da henüz bilmiyor.

Zaten soruşturmanın anlamı da tam olarak burada.

Savcılık, “maddi gerçeğin ortaya çıkarılması” amacıyla harekete geçtiğini söylüyor.

Ne güzel bir cümle.

Keşke hukuk dünyamızda bu cümle daha sık duyulsa.

Çünkü bizde bazen soruşturmanın kendisi hüküm gibi algılanıyor.

Bir insan hakkında soruşturma açılıyor; sosyal medyada mahkeme kuruluyor.

Gözaltı oluyor; suçluluk kesinleşiyor.

İddianame hazırlanıyor; hüküm veriliyor.

Hatta bazen iddia ortaya atılıyor; iddianameye bile ihtiyaç duyulmuyor.

Oysa hukuk, bu kadar aceleci bir şey değil.

Hukuk biraz yavaştır.

Biraz sıkıcıdır.

Biraz prosedürcüdür.

Belge ister.

Tanık ister.

Delil ister.

Karşı tarafın sözünü de dinlemek ister.

Ve en önemlisi, “iddia” ile “gerçek” arasına bir mesafe koyar.

İşte Gökçek soruşturması bana bu açıdan önemli geliyor.

Ama burada asıl mesele başlıyor.

Bu uygulamanın doğru olduğunu takdir ederken, toplumda başka bir algının oluşma ihtimalini de görmezden gelemeyiz:

“Acaba hukuk herkese böyle mi davranıyor?”

İşte tehlikeli soru budur.

Çünkü bir hukuk düzeninin sadece doğru karar vermesi yetmez.

Aynı zamanda tutarlı görünmesi gerekir.

Vatandaşın zihnindeki adalet duygusu, kanun maddelerini tek tek okuyarak oluşmuyor.

İnsanlar karşılaştırıyor.

“Buna soruşturma açıldı, buna neden açılmadı?”

“Bunun iddiası araştırıldı, ötekininki neden araştırılmadı?”

“Biri hakkında belge istendi, diğerinin önüne konulan belgeler neden görmezden gelindi?”

Ve daha önemlisi:

“Benim karşımdaki kişi kim olursa olsun aynı hukuk mu uygulanıyor?”

İşte adalet duygusunun temel sorusu budur.

Bu nedenle Gökçek soruşturmasını eleştirilecek bir hukuk uygulaması olarak değil, tam tersine genelleştirilmesi gereken bir hukuk standardı olarak görmek gerekiyor.

Gökçek hakkında soruşturma açılması elbette “Gökçek suçludur” anlamına gelmiyor.

Ama aynı şekilde Gökçek’in geçmişte hakkında çeşitli iddiaların gündeme gelmiş olması da bugün açılan soruşturmanın sonucunu peşinen belirlememeli.

Çünkü hukuk arşiv tutmaz; delil değerlendirir.

Kamuoyu hafızası ise farklı çalışır.

Kamuoyu “Ben bunu daha önce de duymuştum” der.

Hukuk ise “Peki delili nerede?” diye sorar.

İşte medeni hukuk düzeni ile sosyal medya mahkemesi arasındaki fark da budur.

Fakat hukuk sisteminin toplumdan beklediği bu sabrın karşılığında toplumun da hukuktan beklediği bir şey vardır:

Eşitlik.

Eğer Gökçek hakkında basında yer alan iddialar üzerine savcılık “Maddi gerçek nedir?” diye sorabiliyorsa, aynı refleks başka kişiler için de gösterilebilmelidir.

İktidara yakın olan için de.

Muhalefete yakın olan için de.

Eski belediye başkanı için de.

Yeni belediye başkanı için de.

Güçlü için de.

Güçsüz için de.

Hatta mümkünse hiç kimse için “Ama bu bizim taraftan” kolaycılığına başvurmadan.

Çünkü hukukun en güzel tarafı, taraf tutmamasıdır.

Tarafsızlığın en büyük sınavı da sevmediğimiz kişiye uygulanan hukuku, sevdiğimiz kişiye de uygulayabilmektir.

Bu yüzden Gökçek dosyasına bakarken benim asıl beklentim soruşturmanın sonucundan önce, yöntemin devamlılığıdır.

Eğer gerçekten belge varsa ortaya çıksın.

Yoksa iddialar çöpe gitsin.

Suç varsa gereği yapılsın.

Yoksa kişi aklansın.

Ama bütün bunlar mahkeme kararıyla, delille ve hukukla olsun.

Ve yarın başka bir isim gündeme geldiğinde aynı naiflik devam etsin.

Çünkü hukuk herkese aynı şekilde naif davranabiliyorsa değerlidir.

Yok eğer yalnızca bazı insanlara karşı naif, bazılarına karşı son derece “uyanık” davranıyorsa, vatandaşın gözünde bunun adı hukuk devleti olmaktan çıkar.

Çifte standart olur.

Ve Türkiye'nin belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri tam da şudur:

Bir gün herkesin, kendi siyasi görüşünden bağımsız olarak, “Ben bu soruşturmayı beğenmedim ama yöntem doğru” diyebilmesi.

İşte o gün hukuk gerçekten güçlenmiş demektir.

Gökçek hakkında soruşturma açılmasını bu nedenle olumlu buluyorum.

Ama asıl dileğim şu:

Bu uygulama Gökçek'e özel kalmasın.

Çünkü hukukta eşitlik, “ona da soruşturma açıldı” demek değildir.

Aynı kuralların herkese uygulanmasıdır.

Ve vatandaşın görmek istediği şey de artık tam olarak budur:

Adaletin birilerini sevip sevmediği değil, herkese aynı mesafede durup durmadığı.

Hukuk biraz daha naif olsun.

Ama mümkünse herkese karşı.

Formun Üstü

Formun Altı