Bugün muhalefet partilerinin içinde bulunduğu tabloyu yeniden uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yaşananları herkes görüyor. Ancak ben meseleye “CHP’nin düştüğü hâl” diye bakmıyorum. Çünkü Türkiye’de neredeyse herkes yaşanan olumsuzluklarda suçu kendisinde değil, karşısındakinde arıyor.
Oysa siyasette asıl soru şudur:
Haklı kim? değil…
Ortaya çıkan sonuç kimin işine yarıyor?
Bugün kamuoyunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, Özgür Özel’in de haklı olduğunu düşünen insanlar var. Elbette herkes kendi tezini savunabilir. Fakat siyaset, mahkeme salonu değildir. Burada verilen kararı hâkimler değil, sandık verir.
Varsayalım ki Kemal Kılıçdaroğlu haklı…
Eğer bu haklılık CHP’nin bölünmesine, seçmenin umudunu kaybetmesine ve muhalefetin zayıflamasına yol açıyorsa, bu haklılığın demokrasiye ne faydası olacaktır?
Şimdi tersini düşünelim…
Varsayalım ki Özgür Özel haklı…
Peki, ülkenin geleceği adına birkaç kişinin siyasi kariyerini ikinci plana atmak yerine, inatlaşma büyür; yeni ayrılıklar yaşanır; yeni partiler kurulursa, bunun sonunda kaybedilecek oylar kime yarayacaktır?
İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.
Tam da bu noktada yakın siyasi tarihimizden ibretlik bir örneği hatırlamakta fayda var.
2002 genel seçimlerinde kimsenin büyük bir etki oluşturacağını düşünmediği Genç Parti, tek başına iktidar olamadı. Ancak aldığı oy oranıyla birçok partinin seçim barajının altında kalmasına neden olarak Türkiye’nin siyasi dengesini değiştirdi. Bunun sonucunda AK Parti tek başına iktidara gelebildi.
Bugün kim çıkıp da benzer bir tablonun tekrar yaşanmayacağını kesin olarak söyleyebilir?
Siyasette bazen mesele bir partinin kazanması değildir. Bazen birkaç puanlık oy kayması, ülkenin yıllarını şekillendirecek sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden siyasetçilerin sadece kendi haklılıklarını değil, ortaya çıkacak toplam sonucu da hesap etmeleri gerekir.
Türk siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Merkez sağın parçalanması yıllarca iktidar alternatifini zayıflattı. Milliyetçi hareket içinde yaşanan her ayrılık toplam oyun küçülmesine neden oldu. Sol siyasette yaşanan bölünmeler ise çoğu zaman ortak hedefi değil, rakiplerini güçlendirdi.
Matematik bazen ideolojiden daha acımasızdır.
Yüzde 2, yüzde 3, yüzde 5 denilerek küçümsenen oylar, seçim gecesi ülkenin kaderini belirleyebilir.
Bu nedenle bugün sadece CHP’nin değil, bütün muhalefetin önünde tarihî bir sorumluluk bulunmaktadır.
Milliyetçi camia da, sosyal demokrat camia da, muhafazakâr demokratlar da artık kişisel hesaplarla değil, milletin beklentileriyle hareket etmek zorundadır.
Siyaset, “Ben haklı çıktım.” deme sanatı değildir.
Milletin sorunlarını çözebilme sanatıdır.
Toplum artık kavga eden lider görmek istemiyor.
Toplayan lider görmek istiyor.
Ayrıştıran değil, birleştiren bir siyaset arıyor.
Bu noktada İYİ Parti’nin de önemli bir sorumluluğu bulunmaktadır. Sadece kendi tabanına hitap eden bir parti olmak yerine, farklı milliyetçi yapıların, merkez sağ seçmenin ve devlet hassasiyeti taşıyan geniş kesimlerin buluşabileceği güven veren bir merkez hâline gelmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde benzer hassasiyetleri paylaşan siyasi yapıların da en azından sandıkta ortak bir anlayış geliştirebilmesi, milletin uzun zamandır dile getirdiği beklentilerden biridir.
Çünkü seçmen artık slogan değil, sonuç görmek istiyor.
Son söz ise şudur:
Siyasette bazen haklı olan kazanmaz.
Ama yanlış zamanda verilen yanlış kararlar, kendisini haklı gören herkesi kaybettirebilir.
Ve millet, sonunda kimin haklı olduğuna değil; kimin ülkeye kazandırdığına, kimin ise bölünmelerle rakibini güçlendirdiğine bakarak hükmünü verir.