CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı ile 21’inci Olağanüstü Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir parti içi hukuk tartışması değil; Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı siyasi ve ekonomik iklimin de habercisi olabilir.
Aslında karar günler öncesinden Ankara kulislerine sızmıştı. Bu bile başlı başına önemliydi. Çünkü artık Türkiye’de sadece kararların kendisi değil, kararların nasıl ve ne zaman servis edildiği de siyasetin bir parçası haline geldi.
Şimdi herkes aynı soruyu soruyor:
Şimdi ne olacak?
Ama galiba bu sorunun tek bir cevabı yok.
Çünkü mesele artık yalnızca CHP meselesi olmaktan çıktı. Verilen karar, muhalefetin geleceğini, siyasi dengeleri, seçim stratejilerini ve en önemlisi ekonomiyi doğrudan etkileyebilecek yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Öncelikle şunu görmek gerekiyor:
“Mutlak butlan” sıradan bir iptal kararı değildir. Hukuki anlamı, yapılan işlemin en başından itibaren yok hükmünde sayılmasıdır. Yani sadece bir kurultayın değil, o kurultayla oluşan siyasi meşruiyetin de tartışmaya açılması demektir.
İşte asıl deprem burada başlıyor.
Çünkü CHP bugün yalnızca bir siyasi parti değil; Türkiye’de iktidara alternatif olma iddiası taşıyan en büyük muhalefet gücü. Böyle bir partinin yönetiminin hukuken tartışmalı hale gelmesi, doğal olarak tüm siyasi sistemi etkiliyor.
Şimdi masada birkaç senaryo var.
Birinci senaryo; hukuki sürecin üst mahkemelere taşınması ve kararın askıya alınması. CHP yönetimi büyük ihtimalle bu yolu sonuna kadar zorlayacaktır. Çünkü siyasi olarak zaman kazanmak artık kritik hale geldi.
İkinci senaryo ise daha sert. Eğer süreç mevcut yönetimin meşruiyetini tartışmalı hale getirirse, CHP içinde yeni bir güç savaşı başlayabilir. Türkiye’de parti içi mücadeleler hiçbir zaman sadece ideolojik değildir; aynı zamanda kadro, belediye, finans ve güç mücadelesidir.
Ama bütün bunların ötesinde başka bir gerçek daha var:
Ekonomi.
Belki de en kritik mesele artık burada başlıyor.
Türkiye zaten uzun süredir kırılgan bir ekonomiyle yol almaya çalışıyor. Yüksek faiz, yüksek enflasyon, düşen alım gücü ve güven sorunu ekonominin temel problemleri haline gelmiş durumda. Böyle dönemlerde piyasaların en sevmediği şey ise siyasi belirsizliktir.
Çünkü ekonomi güvenle çalışır.
Sanayici önünü görmek ister.
Yatırımcı istikrar arar.
Yabancı fon riskten kaçar.
Vatandaş ise yarın sabah cebindeki paranın değerini koruyup koruyamayacağını düşünür.
Şimdi tam da bu güven duygusunun yeniden sarsıldığı bir döneme giriyoruz.
Belki etkisi ilk gün tam hissedilmeyecek. Ama Türkiye zaten hassas dengeler üzerinde yürürken, siyasette yaşanacak her yeni gerilim ekonomide yeni dalgalanmalar yaratabilir. Döviz baskısı artabilir, borsada oynaklık yükselebilir, risk primi yeniden konuşulmaya başlanabilir.
Çünkü artık Türkiye’de siyaset ile ekonomi birbirinden tamamen ayrılmış değil.
Eskiden siyasi krizlerin ekonomik etkisi aylar sonra hissedilirdi. Şimdi birkaç saat yetiyor. Bir mahkeme kararı, bir siyasi operasyon ya da bir lider açıklaması bile piyasaların yönünü değiştirebiliyor.
Tam da bu nedenle mesele yalnızca “CHP’de kim kazanacak?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Türkiye bundan sonra nasıl yönetilecek?
Siyaset hangi zeminde yapılacak?
Ve bu kırılgan ekonomi yeni bir siyasi gerilimi kaldırabilecek mi?
İşin en zor tarafı da burada.
Çünkü bugün kimsenin elinde net bir cevap yok.
Belki de ilk kez toplumun çok geniş bir kesimi aynı belirsizliğin içine bakıyor. İktidarıyla muhalefetiyle, iş insanıyla memuruyla, emeklisiyle genciyle herkes aynı sorunun cevabını arıyor:
Şimdi ne olacak?
İşte o sorunun yanıtını artık hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Çünkü bu ülkede siyaset ayrı bir yerde, ekonomi ayrı bir yerde ilerlemiyor.
Hepimiz aynı gemideyiz.