Piyasada fırtınalar estirecek bir ürün geliştirdiniz, fiyatı makul tuttunuz, kapıları açtınız.
Sonuç? Sessizlik.
Karşı dükkan daha kalitesiz malı daha pahalıya peynir ekmek gibi satarken siz neden yerinizde sayıyorsunuz?
İş ürünün kendisiyle bitseydi, her iyi aşçı dünyanın en zengin restoran zincirine sahip olurdu. Satış, ürünün kalitesinden ziyade kurduğunuz sistemin gücüyle ilgili.
Pazarlama dediğimiz olgu bir gider kalemi yahut boş zaman aktivitesi sayılmaz. O, işletmenizin nefes alma biçimidir.
Eğer mesajınız bulanıksa, müşteri dükkândan içeri girdiğinde ne alacağını karıştırıyorsa orada bir kopukluk var demektir.
İnsanlar teknik detaylarla, üretim kapasitesiyle ya da tozlu başarı hikâyeleriyle ilgilenmezler. Onlar kendi dertlerine derman arıyorlar. Benim hayatım kolaylaşacak mı? sorusuna saniyeler içinde yanıt veremeyen marka, baştan kaybeder.
Hatırlanmak, bilinirlikten çok daha derin bir konu. İhtiyaç anı geldiğinde akla ilk gelen isim olabiliyor musunuz?
İnşaatçı beton aradığında, susayan serinlik istediğinde zihninde şimşek gibi çakan bir-iki markadan biri değilseniz en iyi üretim tesisine sahip olmanızın hükmü kalmıyor. Üstelik her yerde farklı bir maskeyle boy gösteriyorsanız işiniz iyice zorlaşır.
Bir bakmışsınız web siteniz ciddiyetten kırılıyor, sosyal medyanız mahalle kahvesi kıvamında. Kararsızlık güveni öldürür, güven bitince satış da buharlaşır.
Müşteriyi buldunuz, ikna ettiniz diyelim. Peki, parayı kasaya bırakana kadar önüne kaç tane engel çıkarıyorsunuz?
Karmaşık formlar, cevap vermeyen telefonlar, ulaşılamayan yetkililer potansiyel alıcıyı rakiplerin kucağına itiyor. Satın alma sürecini çocuk oyuncağına çevirmek zorundasınız.
Kolaylık, çağımızın en büyük lüksü.
Web sitesini bir kenara atıp bizim işimiz sahada demek de büyük bir yanılgıdır.
Bugün her yol internetten geçiyor. Siteniz bir broşür gibi köşede bekliyorsa, oraya gelenleri müşteriye dönüştürecek bir kurgunuz yoksa boşa kürek çekiyorsunuz.
Ziyaretçi trafiğini satışa çevirecek mekanizmaları kurmak, her kuruşun hesabını tutmak şart. Sosyal medya beğenileriyle karın doymuyor; o etkileşimin banka hesabına yansıması gerekiyor.
Pazarlamaya ayrılan bütçeyi olsa da olur olmasa da mantığıyla yönetmek, fırtınalı denizde rotasız ilerlemeye benzer.
Cironun belli bir kısmını düzenli olarak bu çarka yatırmanız markanın ömrünü uzatır.
Reklamı bir hapşırık gibi ansızın yapmak yerine, nefes almak gibi süreklilikle yapmalısınız. Yatırım durduğu an; marka hafızası silinmeye başlar.
Mesaj netleşmeli, görünürlük artmalı, süreçler sadeleşmeli. Zincirin halkalarından biri koptuğunda sistem kilitlenir.
İyi ürün yapmak başlangıç çizgisidir, yarışı kurduğunuz pazarlama sistemi kazandırır.
Pazarlama sistemini kurarken gözden kaçan son bir kritik nokta daha var; Müşterinin sesi!
Pek çok marka sistemi kurup düğmeye bastığında her şeyin tıkır tıkır işleyeceğini varsayar.
Oysa gerçek dünya masa başındaki planlara her zaman uymaz. Müşteriden gelen geri bildirimleri, şikayetleri veya kullanım alışkanlıklarını bu sisteme bir yakıt olarak geri yüklemediğinizde, pazarlama mekanizmanız zamanla paslanır.
Satış sonrası destek, iade süreçleri veya sosyal medyadaki bir yorum aslında yeni bir satışın başlangıcıdır.
Müşteriyi cüzdan olarak gören markalar, bir kez satar; müşteriyi iş ortağı olarak görenler sadık bir kitle oluştururlar.
Rekabetin bu kadar keskin olduğu bir dönemde sadık müşteri kitlesi en düşük maliyetli ve en yüksek verimli pazarlama kanalıdır.