Bazı kavgalar içerikten bağımsız kaybediliyor. Daha cümleyi kurmadan, daha sesin titremeden, daha hayır demeden kaybetmiş oluyorsun. Sonra oturup Ben nerede hata yaptım? diye söyleniyorsun.
Hata senin yaptığında değil; oynadığın yerde.
1860’larda Rockefeller’in yaptığı hamle tam böyle bir şey. Küçük petrol şirketlerine tek tek saldırıp satın alıyorum derse, herkes tehlikeyi sezerdi. Birlik olurlar, avukat tutarlar, siyasetçiyle konuşurlar, bir yerden direnç çıkar. O ise gözünü petrole yerine petrolün yoluna dikti: demiryollarına.
Rayların üstünde kimin vagonu gidecek, kiminki istasyonda çürüyecek… Asıl iktidar orada. Sonra bir şirket ben satmam deyince, peki dedi, bir gülümseme bıraktı ve o meşhur hatırlatmayı yaptı: Petrolünüzü hangi hatla taşıyacaksınız?
İşte o an o şirketin kasası dolu olsa da kuyuları çalışsa da sahası canlı olsa da eli kolu bağlanıyor. Petrol yerin altındayken umut, yerin üstüne çıkınca yük. Onu doğru yere, doğru hızla, doğru maliyetle taşıyamıyorsan, elindeki şey zenginlik değil. Pahalı bir ağırlık.
Rockefeller’in kurduğu düzen tam olarak bunu söylüyor. Sahip olduğun şeye değil, onu hayata bağlayan şeye hükmediyorum.
Çok acımasız dersin. Evet. Çok zeki dersin. O da evet. Konu karakter değil; yöntem. Oyun sahası değişince herkesin elindeki kartların anlamı değişiyor. Sen elinde as tutuyorsun sanırken, meğer iskambil başka oyuna dönmüş.
Çağımızda demiryolu neredeyse her yerde. Yalnızca metal değil artık.
Bazen bir uygulama mağazası. Bazen ödeme altyapısı. Bazen lojistik ağ. Bazen arama sonuçları. Bazen algoritma. Bazen şirket içindeki karar mekanizması.
Kimin onay tuşuna bastığı, kimin dağıtım kanalını tuttuğu, kimin görünürlüğü açıp kapattığı… Modern raylar bunlar.
Bazı insanlar ısrarla aynı tartışmayı yaparlar: FİYAT.
Küçük bir marka indirim yapmam diye gerilir. Büyük oyuncu yaparsın diye bastırır. Küçük oyuncu gururla direnince büyük oyuncu biraz daha kırar fiyatı, biraz daha yükseltir reklamı, biraz daha hızlandırır teslimatı.
Sonra küçük oyuncu yorulur. Gelir düşer. İlkem var cümlesi ağızda büyür, mideye taş gibi oturur. En sonda mecbur kaldık gelir. Dışarıdan bakınca fiyat kavgası sanırsın; içeride yaşanan dağıtım kavgasıdır. Raf kavgasıdır. Trafik kaynağı kavgasıdır. Yani ray kavgası.
Rockefeller taktiğinin en sinir bozucu tarafı rakibin direnişini kendine karşı silah yapar. Direniş insana iyi hissettirir ya… Omuzlar dikleşir, ses toklaşır, ben satmam derken içinden bir marş çalar.
Karşı taraf da tam o marşın ritmiyle seni yürütür. Sen yürüdüğünü sanarsın; aslında koşu bandındasındır. Ne kadar hızlanırsan, o kadar yorulursun. Bandı açıp kapatan kişi başkasıdır.
Peki insan ne yapacak? Kavga etmemek mi? Hayır. Tam tersine, doğru yerde kavga etmek. Kendini tüketen, şeklen kahramanca görünen ama sonucu değiştirmeyen direnişten çıkmak. Bazı hayırlar yanlış kapıya söylenir. Sonuç alınmaz.
Gerilim yaşadığın anları düşün. Müşteriyle, iş ortaklarıyla, iş yerinde, platformla, tedarikçiyle… Hep bir yerde seçenek bırakmıyorlar hissi gelir.
O his aslında alarmdır. O alarm çaldığında ilk bakacağın yer karşı tarafın yüzünden ziyade sistemdir. Ben hangi şeye bağımlıyım? sorusudur. Bağımlılık görünür olunca güç dengesi görünür olur.
Tek müşteriye bağlıysan, müşteri senin rayındır. Tek tedarikçiye bağlıysan, tedarikçi senin rayındır. Tek platformdan görünürlük alıyorsan, platform senin rayındır. Şirkette tek kişinin onayıyla ilerliyorsan, o kişi senin rayındır.
İronik olan, ray sandığın şey genellikle doğal görünür. Sanki hep varmış gibi. Sanki başka yolu yokmuş gibi. Oysa çoğu düzen birilerinin tercihleriyle kurulmuştur. Tercihle kurulan düzen, başka tercihle değişebilir.
Ofis hayatında bile bunu çıplak gözle görürsün. Toplantıların bir kısmı fikir tartışması gibi durur ama gerçekte gündem tartışmasıdır. Kim gündemi yazıyorsa, kim karar maddesini koyuyorsa, kim zaman kalmadı diyerek konuyu rafa kaldırabiliyorsa… Raylar ondadır.
Sen konuşurken kendini güçlü hissedersin; o kişi bir cümleyle sahayı değiştirir, herkes dağılır. Haftaya yine aynı döngü. Sonra biz niye ilerleyemiyoruz? diye dert yanarsın. İlerleyememe sebebi fikir eksikliği değildir; karar mekanizmasıdır.
Dolayısıyla oyun sahasını değiştirmek isteyen kişi kavga çıkarmayabilir.
Daha incelikli bir şey yapar ve kavgayı metriklere taşır. Kararı görünür hale getirir. Sonucu ölçer. Küçük bir deneme önerir. Tartışmayı beğeni seviyesinden kanıt seviyesine çeker.
Bir anda herkesin konuşma şekli değişir. Ring değişmiştir. Kimin güçlü olduğu da yeniden yazılır.
Rockefeller tarihte kalmış bir masal gibi anlatılıyor. Oysa her gün yaşanıyor. Farkı o zaman raylar demirdi, şimdi raylar görünmez. Daha sinsi, daha yorucu. İnsan kendi kendine Ben yetersizim diye suç buluyor. Oysa yaşanan kişisel yetersizlik değil; yapısal bağımlılık.
Bir dahaki sefer köşeye sıkışmış hissettiğin an, beni zorluyorlar diye düşünmeden önce dur. Bir adım geri çekil. Sahaya bak. Kimin kurduğunu, kimin kurallarını yazdığını, kimin düdüğü çaldığını fark et.
Özgürlük daha gür bağırmakla gelmiyor. Özgürlük rayların yerini görmekle başlıyor. Rayları görünce de seçenekler çoğalıyor. Seçenekler çoğalınca da o meşhur cümle geri çekiliyor: mecbur kaldık.
Mecburiyet başkasının kurduğu sahada koşmaktır. Sahayı değiştirdiğin gün mecburiyet çözülür. İşin komiği o gün kavga bile etmen gerekmeyebilir. Kavga rayları olmayanın işidir. Rayları olan treni sürer.