Tam 87 yıl önce, 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası Polonya’yı işgal etti ve insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı başladı.

Aradan geçen neredeyse bir asırda dünya, büyük savaşların yalnızca cephedeki orduları değil, ülkelerin ekonomilerini ve milyonlarca insanın hayatını nasıl altüst ettiğini defalarca gördü. Bu yüzden 1 Eylül, takvimlerde barışı hatırladığımız günlerden biri oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı en büyük derslerden biri de buydu: Savaşın bedelini yalnızca cephede savaşanlar ödemez.

Bugün dünya, barış kelimesini yine bölgesel çatışmaların gölgesinde hatırlıyor.

Son örnek yine Orta Doğu ve Hürmüz Boğazı.

ABD ile İran arasındaki gerilimin yeniden tırmanması, küresel enerji hatlarını bir kez daha alarm durumuna geçirdi. Petrol fiyatları yeniden yükselirken Türkiye’den bakınca bütün bunların bize coğrafi olarak uzak olduğunu düşünmek mümkün.

Ama modern dünyada savaşların mesafesi artık kilometreyle ölçülmüyor.

Hürmüz Boğazı’nda bir tanker hedeflendiğinde ya da bölgeden geçen gemilerin savaş riski sigorta primleri yükseldiğinde, İstanbul’daki benzin pompasının fiyatı o saniye değişmeyebilir. Ancak enerji piyasaları bu riski hızla fiyatlar.

Ham petrol pahalanır. Taşımacılık ve navlun maliyetleri artar. Üreticinin enerji ve hammadde hesabı değişir. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerin ithalat faturası büyür.

Hürmüz’de ortaya çıkan risk, birkaç farklı kanaldan Türkiye’deki üretim ve tüketim maliyetlerine kadar ulaşabilir.

Elbette savaş bizim enflasyonumuzu sıfırdan yaratmıyor; fakat zaten mücadele ettiğimiz enflasyonun üzerine yeni bir dış maliyet bindirebiliyor. Kendi sorunları nedeniyle kırılgan olan bir ekonomi, dışarıdan gelen enerji ve ticaret şoklarına karşı doğal olarak daha hassas hale geliyor.

Dolayısıyla Türkiye açısından bölgedeki savaşların dışında kalabilmek yalnızca diplomatik ya da insani bir tercih değil; aynı zamanda doğrudan ekonomik bir çıkar meselesi.

Diplomatik riskler ve Mekke Anlaşması

Mesele yalnızca enerji piyasaları ve navlun maliyetleri de değil.

Tam da bu günlerde İstanbul’da Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki savunma ve dış politika mimarisini doğrudan ilgilendiren önemli bir gelişme yaşanıyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda özellikle dikkat çeken bir hüküm var. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırılan bu hükme göre:

Taraflardan birine yönelik saldırı, diğer taraflara da yapılmış sayılacak.

Bu hüküm, taraflardan birinin karşı karşıya kaldığı her çatışmada diğer iki ülkenin otomatik olarak savaşa girmesi anlamına gelmiyor; verilecek karşılığın niteliği, saldırının koşullarına ve tarafların alacağı kararlara bağlı.

Türkiye; Körfez ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerini derinleştirmek, savunma sanayii iş birliğini büyütmek ve nükleer caydırıcılığa sahip Pakistan gibi önemli bir bölgesel aktörle stratejik ilişkilerini geliştirmek isteyebilir. Ancak bu hüküm, siyasi ve stratejik açıdan oldukça güçlü bir taahhüt.

Ankara, Mekke Anlaşması’nın NATO yükümlülükleriyle çelişmediğini ve NATO’ya alternatif bir güvenlik yapılanması olmadığını özellikle vurguluyor. NATO dışında iki ülkeye verilen bu yeni kolektif savunma taahhüdü, gelecekte ortaya çıkabilecek bir bölgesel krizde Türkiye’nin siyasi ve askeri hareket alanını ne ölçüde etkileyecek?

Çünkü dış politika yalnızca kiminle müttefik olduğunuzla ölçülmez. Gerektiğinde hangi çatışmanın dışında kalabildiğinizle de ölçülür.

Türkiye bulunduğu coğrafyada bunun sayısız örneğini gördü.

Irak savaşını gördü. Suriye krizini yaşadı.

Rusya-Ukrayna savaşının enerji ve gıda koridorlarından turizme ve ticarete kadar uzanan sonuçlarını yönetmeye çalıştı.

Şimdi ise Hürmüz’de ortaya çıkan bir kıvılcımın enerji piyasaları üzerinden dünyanın geri kalanına nasıl yayıldığını bir kez daha izliyor.

Savaşın faturası

1 Eylül’ün İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne taşıdığı asıl ders belki de burada gizli.

Barış, romantik bir temenni ya da yılda bir kez tekrarlanan birkaç güzel cümleden ibaret değil.

Bir ülkenin diplomasisini, ekonomisini ve güvenlik politikalarını mümkün olduğunca başka ülkelerin savaşlarından uzak tutabilme becerisidir.

Elbette hiçbir devlet dünyanın geri kalanından tamamen yalıtılmış yaşayamaz. Hele Türkiye gibi Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişiminde bulunan bir ülkenin çevresindeki çatışmalardan hiç etkilenmemesi mümkün değil.

Ama etkilenmek başka şeydir, bir başkasının çatışmasının tarafı haline gelmek başka.

Çünkü bugün bir savaşın sınırlarımızın dışında gerçekleşmesi, ağır maliyetinin de sınırlarımızın dışında kalacağı anlamına gelmiyor.

O fatura bazen Hürmüz’de yükselen petrol fiyatıyla geliyor.

Bazen navlun maliyetleriyle.

Bazen büyüyen ithalat faturasıyla.

Bazen de yıllar önce altına imza attığınız bir ittifak anlaşmasının, kriz günü yeniden önünüze gelen tek bir cümlesiyle.

Savaş uzakta kalabilir.

Ama faturası hiçbir zaman uzak kalmıyor.