Türkiye yine bir seçime doğru ilerliyor. Fakat bugün tartışmamız gereken mesele yalnızca hangi partinin kazanacağı değildir. Asıl soru şudur: Bir toplum neden giderek daha fazla kutuplaşır? İnsanlar neden siyasi rakiplerini farklı düşünen vatandaşlar olarak değil de tehdit olarak görmeye başlar?

Psikanaliz bize siyasal hayatın yalnızca programlar, vaatler ve ideolojiler üzerinden okunamayacağını öğretir. Toplumlar da bireyler gibi korkulara, arzulara ve savunma mekanizmalarına sahiptir. Bir milletin seçim dönemlerinde ortaya koyduğu refleksler çoğu zaman ekonomik verilerden veya siyasi projelerden daha derin köklere dayanır.

Ayrıştırmacılığın temelinde çoğu zaman "öteki" yaratma ihtiyacı vardır. Birey kendi içindeki çatışmalarla yüzleşmek yerine bunları dışarıya yansıtır. Psikanalitik literatürde buna yansıtma denir. Kendi kaygılarımızı, öfkemizi ve korkularımızı bir başkasının üzerine yükleriz. Toplumlar da benzer şekilde hareket eder. Yaşanan ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar veya gelecek kaygıları belirli grupların üzerine aktarılmaya başlanır.

Bu noktada siyaset, çözüm üretme alanı olmaktan çıkar ve kimlik savaşına dönüşür.

Bugün Türkiye'de birçok insan artık bir siyasi partiyi desteklemekten çok, karşı tarafın kaybetmesini istemektedir. Bu son derece önemli bir dönüşümdür. Çünkü demokratik siyaset rakibi yok etmeyi değil, rakiple birlikte yaşamayı gerektirir. Demokrasi seçim kazanmaktan önce aynı ülkenin vatandaşları olarak kalabilme sanatıdır.

Carl Gustav Jung'un ortaya koyduğu "gölge" kavramı burada dikkat çekicidir. İnsan kabul etmek istemediği özelliklerini bilinçdışına iter ve bunları başkalarında görmeye başlar. Toplumlar da benzer biçimde kendi eksiklikleriyle yüzleşmek yerine tüm kusurları karşı kampta aramaya başlar. Sonuç olarak herkes kendisini mutlak iyi, karşı tarafı ise mutlak kötü olarak görür.

Oysa hiçbir toplum yalnızca bir kesimden oluşmaz.

Türkiye'nin tarihi farklı inançların, farklı etnik kökenlerin, farklı siyasi geleneklerin ve farklı yaşam biçimlerinin ortak hikâyesidir. Bu topraklar yüzyıllar boyunca birbirine benzeyenlerin değil, birbirinden farklı olanların birlikte yaşayabilmesi sayesinde ayakta kalmıştır.

Seçimlerin geleceği üzerine konuşurken yalnızca anketleri tartışmak eksik kalacaktır. Asıl mesele, seçim sonrasında da aynı mahallede yaşamaya devam edecek insanların birbirine nasıl bakacağıdır. Çünkü seçimler geçicidir; toplum kalıcıdır.

Siyasal olgunluk yalnızca kendi fikrini savunabilmek değil, karşıt görüşün de var olma hakkını kabul edebilmektir. Güçlü devletler yalnızca güçlü kurumlarla değil, güçlü toplumsal bağlarla ayakta kalır. Birbirini düşman olarak gören toplulukların kurduğu siyasal düzenler uzun ömürlü olmaz.

Bugün Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey yeni düşmanlar üretmek değildir. Yeni bir dil üretmektir. İnsanları siyasi aidiyetleri üzerinden değil, ortak geleceğimiz üzerinden konuşabilmektir. Çünkü millet olmanın özü aynı düşünmek değil, farklı düşüncelere rağmen aynı kaderde buluşabilmektir.

Önümüzdeki seçimler kimin kazanacağını gösterecek. Fakat bundan daha önemli bir sınav var: Seçimlerden sonra birbirimizi yeniden vatandaş olarak görebilecek miyiz?

Asıl mesele budur. Sandık bize sonucu gösterecektir. Ayna ise kim olduğumuzu.