Ruhi Çenet’in New York’taki Hasidik Yahudileri anlattığı yaklaşık 40 dakikalık belgeseli büyük yankı getirdi. “America’s Most Secretive Jewish Community” başlığıyla yayımlanan ve Hasidik ailelerin gündelik hayatından eğitim sistemine, evlilik geleneklerinden kadın-erkek rollerine, çocukların yetiştirilmesinden teknolojiyle kurulan mesafeye kadar pek çok ayrıntıyı gözler önüne seren video, yalnızca Türkiye’de değil, ABD’de de tartışma yarattı.

Üstelik tartışma, belgeselin kendi sınırlarını aştı.

Amerikalı yayıncı Asmongold’un videoyu canlı yayında izlemesiyle birlikte mesele bu kez Amerikan kamuoyunda sosyal yardımlardan vergi mükelleflerinin parasına, kapalı toplulukların devletle ilişkilerinden kültürel izolasyona kadar uzandı.

Fakat bütün bu tartışmaların ortasında herkesin asıl merak ettiği başka bir soru ortaya çıktı:

Kim bu Hasidikler?

Çünkü ekranda gördüğümüz siyah kıyafetler, uzun sakallar, yan bukleler, bazı kadınların saçlarını sıfır kesmesi geleneği, çocukların yoğun dini eğitim alması ve modern teknolojiye mesafeli yaşam biçimi, aslında çok daha büyük bir hikâyenin yalnızca görünen yüzü.

Hasidik Yahudilik, 18. yüzyılda Doğu Avrupa’da ortaya çıkan, mistisizmi, yoğun dini bağlılığı, neşeli ibadet anlayışını ve ruhani lider olarak görülen hahamların otoritesini merkeze alan ultra-Ortodoks bir gelenek.

Fakat Hasidik dünyayı tek renge boyamak mümkün değil.

İşte asıl şaşırtıcı taraf da burada başlıyor.

Bir Hasidik topluluğun İsrail’e bakışı, diğerinin bakışıyla aynı olmayabiliyor.

Örneğin Satmar hareketi, açık biçimde anti-Siyonist bir dini anlayışa sahip. Satmar’ın kendi açıklamalarında da modern İsrail devletinin Yahudi kaderinin dini tamamlanışı olarak görülmediği açıkça ifade ediliyor. Bu anlayışa göre Yahudilerin siyasi egemenliği insan eliyle kurulmuş bir proje değil, Mesihî kurtuluşla ilişkilendirilen ilahi bir süreç olmalı.

Ama karşı tarafta Chabad-Lubavitch gibi İsrail’le çok daha yakın ilişkiler kuran, İsrail’i güçlü biçimde destekleyen ve Yahudilerin İsrail’deki varlığına büyük önem veren Hasidik hareketler bulunuyor. Yani politik olarak Siyonist olmasalar da dini gerekçelerle İsrail devletinin ve ordusunun yanında yer alıyorlar.

Dolayısıyla “Hasidikler İsrail’e karşıdır” demek ne kadar yanlışsa, “Hasidikler İsrail devletini destekler” demek de o kadar eksik kalıyor.

Asıl tablo siyah-beyaz değil.

Gri alanların, hatta birbirine zıt renklerin yan yana durduğu devasa bir mozaik.

Üstelik Hasidik dünyada İsrail hükümetine yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü yalnızca Gazze, savaş ya da Netanyahu üzerinden okunabilecek siyasi bir mesele de değil.

Daha derinde din ile devlet arasındaki gerilim var.

İsrail’de ultra-Ortodoks topluluklarla devlet arasındaki en büyük çatışmalardan biri askerlik meselesi. 2026’da Haredi gençlerin zorunlu askerlikten muafiyetine ilişkin tartışmalar yeniden sokaklara taşındı; binlerce ultra-Ortodoks gösterici askerlik uygulamasına karşı protestolara katıldı.

Ve burada Netanyahu’nun önüne çıkan paradoks ortaya çıkıyor:

Kendisine siyasi destek sağlayan bazı ultra-Ortodoks partiler, aynı zamanda hükümetin politikalarıyla ciddi anlaşmazlıklar yaşayabiliyor.

Yani mesele bazen “Netanyahu’yu seviyor musun?” sorusundan önce geliyor:

Devlet seni temsil ediyor mu, yoksa sen devleti yalnızca dini hayatına müdahale etmediği sürece mi kabul ediyorsun?

İşte Hasidik dünyayı anlamanın anahtarlarından biri burada saklı.

Çenet’in videosunu ilginç kılan şey de yalnızca Hasidiklerin farklı görünmesi değil.

Asıl mesele, farklı bir dünyanın kendi kurallarıyla yaşayabilmesi.

Bazı topluluklarda eğitim sisteminin merkezinde dini metinler bulunuyor. Teknoloji konusunda ciddi sınırlamalar uygulanabiliyor. İnternet, televizyon ve akıllı telefonlar hayatın doğal parçaları olarak değil, kontrol edilmesi gereken unsurlar olarak değerlendirilebiliyor. Bazı topluluklarda “kosher telefon” gibi özel çözümler kullanılması da bu mesafenin günlük hayata nasıl yansıdığını gösteriyor.

Bir tarafta yapay zekânın insan hayatını değiştirdiği, diğer tarafta bazı insanların internetten uzak durmayı inancın bir parçası olarak gördüğü bir çağdayız.

New York’un gökdelenleri gökyüzüne yükselirken, birkaç sokak ötede zaman sanki başka bir takvimle ilerliyor.

İşte belgeselin insanda bıraktığı en güçlü his de bu:

Modern dünyanın ortasında modern dünyadan mümkün olduğunca uzak bir hayat.

Fakat burada fazlasıyla kafa karıştıran bir soru karşımıza çıkıyor.

Ruhi Çenet bu dünyaya nasıl girdi?..