Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada 2026 yılını “reform ve büyüme yılı” ilan etti. Kamuoyu bu ifadeye artık yabancı değil. Son on beş yılda hemen her ekonomik daralma ve her siyasi sıkışmada aynı kelime tekrar tekrar dolaşıma sokuldu. Ancak söylenenle anlaşılan arasında büyük bir farklılık var.
Reform, en yalın hâliyle, bir sistemi yıkmadan daha adil, daha işlevsel ve daha öngörülebilir kılmak için yapılan yapısal iyileştirmeler demektir. Reform, yetkiyi dağıtarak keyfiliği engellemek, denetimi güçlendirmektir. O yüzden bu kelime, tarihsel olarak hukuk devleti, kurumsal denge ve hak genişlemesiyle yan yana anılır. En azından normal şartlarda.
Ancak AKP iktidarının özellikle son yıllardaki siyasi dilinde “reform”, bu bağlamından belirgin biçimde kopmuş durumda. Bugün reform kelimesi, bir iyileşme vaadinden çok, mevcut sorunların üzerini örten tanıdık bir söylemi çağrıştırıyor. Kelime yerli yerinde duruyor gibi görünüyor ama anlamı çoktan değişmiş.
Reform denilen süreçler
İktidarın “yargı reformu” başlığı altında sunduğu düzenlemeler, bu değişimin belki de en görünür örneği. Yıllardır açıklanan eylem planları ve paketler adil yargılanma, insan hakları gibi kavramlarla süslendi. Kâğıt üzerinde bakıldığında itiraz etmek zor. Ancak pratikte tablo bambaşka. Yargının yürütmeden bağımsızlığı güçlenmedi. Hakim ve savcıların mesleki güvenceleri artmadı. Aksine, karar alma süreçleri siyasi merkeze daha duyarlı hale geldi. Reformun asli şartı olan bağımsızlık ise hep dışarıda bırakıldı.
Ekonomi alanında kullanılan reform dili de benzer bir işlev gördü. “Yapısal dönüşüm”, “yeni ekonomi modeli” ve “büyüme hamlesi” ifadeler özellikle 2018 sonrası dönemde sıkça tekrarlandı. Oysa reform, geçici tedbirler ya da günü kurtaran hamleler değildir. Merkez Bankası başkanları bu kadar sık değişirken, hukuk güvenliği bu kadar zedelenmişken, yatırımcıya uzun vadeli öngörü sunulamazken yapılan faiz ayarlamaları reform sayılmaz. Bunlar olsa olsa krizle baş etme çabasıdır.
Eğitim alanında “reform” başlığıyla sunulan düzenlemeler de farklı bir sonuç vermedi. 4+4+4 sistemi, sık sık değişen müfredatlar ve okul türleri arasındaki dengesizlik, eğitimde kaliteyi ve eşitliği artırmadı. Aksine, sistemi daha da parçalı ve belirsiz hale getirdi.
Medya ve ifade özgürlüğü alanında kullanılan “dijital çağ reformları” söylemi ise kelimenin anlam kaybını iyice görünür kıldı. Dezenformasyonla mücadele adı altında çıkarılan düzenlemeler, kamusal tartışmayı genişletmek yerine daralttı. Reform kelimesi sansürle yan yana anılır hale geldi.
AKP döneminde reformun anlamı
Bütün bu örnekler birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo net: AKP’nin bugünkü siyasi dilinde reform, sistemi daha adil kılmak için yapılan değişiklikleri değil, sistemi daha sıkı kontrol etmek için yapılan ayarlamaları anlatıyor. Reform, bir dönüşüm vaadi olmaktan çıkıp bir meşrulaştırma aracına dönüşmüş durumda.
Bu yüzden “2026 reform yılı olacak” cümlesi, tek başına bir umut üretmiyor. Çünkü mesele reformun ilan edilmesi değil, içinin neyle doldurulduğu. Kuvvetler ayrılığı güçlenmiyor ve hak alanı genişlemiyorsa; o kelime ne kadar tekrar edilirse edilsin anlamına geri dönemiyor.
Özellikle vurgulamak isterim ki, Türkiye’nin sorunu, reform ihtiyacının olmaması değil; tam tersine, gerçek reformlara duyulan ihtiyacın her geçen gün artması. Sorun olan, reform kelimesinin içinin boşaltılması.