Siyasette parti değiştirmek yeni bir olay değil. Türkiye'nin siyasi tarihi, bir partiden diğerine geçen milletvekilleri, belediye başkanları ve yöneticilerle dolu. Ancak son yıllarda giderek daha fazla tartışılan bir konu var: Bir siyasi partinin adayı olarak seçilip daha sonra seçildiği partiyi terk edenlerin, aldıkları oyu da kendi şahsi mülkleri gibi görmeleri.

Bugün Ankara'da ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde konuşulan iddialar, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıyor. CHP listesinden seçilen Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın CHP'den ayrıldıktan sonra AK Parti'ye katılabileceği konuşuluyor. Benzer şekilde Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı'nın da yeniden AK Parti saflarına dönebileceği yönünde haberler bulunuyor.

Burada mesele hangi partinin kazandığı veya kaybettiği değildir. Asıl mesele, seçmenin iradesinin ne kadar ciddiye alındığıdır.

Bir belediye başkanı seçim günü sandığa yalnızca kendi adıyla gitmez. Arkasında bir parti programı, bir siyasi kimlik, bir ideolojik duruş ve bir seçmen kitlesi vardır. Seçmen de oy verirken sadece kişiye bakmaz. Özellikle Türkiye gibi partilerin son derece belirleyici olduğu bir siyasi sistemde insanlar çoğu zaman partiye, liderliğe veya siyasi çizgiye oy verirler.

31 Mart 2024 seçimlerinde CHP'nin kazandığı birçok belediye, yalnızca adayların şahsi popülaritesi sayesinde kazanılmadı. Aynı şekilde İYİ Parti'nin veya başka partilerin kazandığı belediyeler de sadece adayların kişisel performansının sonucu değildi. O seçimler aynı zamanda seçmenin merkezi siyasete verdiği bir mesajdı.

Dolayısıyla bir belediye başkanı, seçildikten kısa süre sonra başka bir partiye geçiyorsa şu soruyla karşılaşmalıdır:

"Oylar gerçekten sana mı verilmişti, yoksa temsil ettiğin siyasi kimliğe mi?"

Eğer oyların tamamının şahsına verildiğini düşünüyorsa bunun en demokratik yolu bellidir. İstifa eder, görevinden ayrılır ve yeni partisiyle tekrar seçmenin karşısına çıkar. Seçmen de aynı desteği veriyorsa zaten yeniden seçer.

Fakat koltuğu koruyup partiyi değiştirmek başka bir şeydir.

Bu durum hukuken mümkün olabilir. Mevzuat buna izin veriyor olabilir. Ancak her yasal olan şey ahlaki midir?

Siyaset sadece hukukla yürümez. Hukukun yanında bir de siyasi ahlak vardır.

Siyasi ahlak, seçmenin emaneti olarak görülen makamı kişisel kariyer planının bir parçası haline getirmemeyi gerektirir.

Son yıllarda parti değiştirmelerin ortak bir özelliği dikkat çekiyor. Geçişlerin büyük bölümü iktidar yönünde gerçekleşiyor. Muhalefetten iktidara geçişler sık görülürken, iktidardan muhalefete geçen örnekler çok daha sınırlı kalıyor.

Bu da ister istemez şu soruyu akla getiriyor:

Acaba tercih edilen şey siyasi fikirler mi, yoksa siyasi güç mü?

Çünkü siyasette güç merkezinin yanında yer almak her zaman daha avantajlıdır. Bakanlıklara erişim daha kolaydır. Bürokrasiyle ilişkiler daha rahattır. Kaynak bulmak daha mümkündür. İhale süreçlerinden yatırım kararlarına kadar birçok konuda avantaj sağladığı düşünülür.

İşte tam da bu nedenle seçmenler parti değişikliklerine şüpheyle yaklaşırlar.

Çünkü ortada ilkesel bir dönüşümden çok pragmatik bir tercih olduğu izlenimi oluşur.

Dün sert şekilde eleştirilen bir siyasi hareketin bugün övülmeye başlanması, dün "yanlış" denilen politikaların bugün savunulması toplumda güven erozyonuna yol açıyor.

Vatandaş da doğal olarak şunu soruyor:

"Eğer bugün savunduğun doğruysa, dün neden tam tersini söylüyordun? Dün haklıysan bugün neden oradasın?"

Bu sorulara ikna edici cevap verilemediğinde siyasete olan güven biraz daha azalıyor.

Aslında zarar gören yalnızca parti değildir.

Muhalefet partisi zarar görür.

İktidar partisi zarar görür.

Demokrasi zarar görür.

En önemlisi de seçmenin sandığa olan inancı zarar görür.

Çünkü seçmen zamanla oyunun bir anlam taşımadığını düşünmeye başlar.

"Nasıl olsa seçtiğimiz kişi birkaç ay sonra başka bir partiye geçiyor" duygusu yerleşirse demokratik temsil mekanizması zayıflar.

Bugün bir CHP'li belediye başkanının AK Parti'ye geçmesi alkışlanabilir. Yarın bir AK Partili belediye başkanının başka bir partiye geçmesi de alkışlanabilir. Ancak meseleye partiler üstü bakıldığında ortaya çıkan tablo değişmez.

İlke aynı ilkedir.

Seçmenin oyunu taşıma hakkı, seçilmiş kişinin değil seçmenin kendisinindir.

Hiçbir siyasetçi milyonlarca insanın tercihlerini kendi şahsi malı gibi göremez.

Hiçbir belediye başkanı, "Bana oy verdiler, istediğim yere götürürüm" anlayışıyla hareket edemez.

Çünkü demokrasi vekâlet ilişkisidir.

Vekâlet alan kişi, vekâleti veren adına hareket eder.

Vekâlet verenin iradesini yok sayarak yapılan her siyasi manevra hukuken meşru olsa bile vicdanlarda meşruiyet sorunu üretir.

Belki de Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni yasalar değil, daha güçlü bir siyasi ahlak anlayışıdır.

Seçmenin emanetini makam olarak değil sorumluluk olarak gören bir anlayış.

Çünkü günün sonunda belediye başkanları, milletvekilleri ve siyasetçiler gelip geçer.

Ama sandığın itibarı kalıcıdır.

Sandığın itibarı zedelendiğinde ise kaybeden sadece bir parti değil, demokrasinin kendisi olur.