Türkiye'de yargı reformu başlığı artık neredeyse her yıl yeni bir paketle gündeme geliyor. Uzun süredir konuşulan 12. Yargı Paketi de sonunda dün TBMM'ye sunuldu. Pakette e-duruşma uygulamalarının genişletilmesinden miras davalarına, icra takiplerinden bazı temyiz süreçlerine kadar çeşitli düzenlemeler bulunuyor. İlk bakışta amaç açık; yargılamaları hızlandırmak ve vatandaşın adalete daha kısa sürede ulaşmasını sağlamak.
Zaten bugün sokakta herhangi bir vatandaşa sorulsa, yargıyla ilgili ilk şikâyetlerden biri davaların yıllarca sürmesi olur. Bu nedenle süreci hızlandırmayı hedefleyen düzenlemeleri peşinen değersiz görmek doğru olmaz. Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında başka bir tablo ortaya çıkıyor.
Sorun Sadece Süre Değil
Mahkemelerin iş yükü yıllardır konuşuluyor. Bilirkişi raporlarının gecikmesi, aynı konuda farklı mahkemelerden farklı kararlar çıkabilmesi, bazı davalarda öngörülebilirliğin zayıflaması gibi sorunlar da en az dava süreleri kadar önemli. Üstelik bunların önemli bir kısmı yeni bir madde eklenerek ya da birkaç usul kuralı değiştirilerek çözülebilecek meseleler değil.
Son yıllarda çıkarılan yargı paketlerini düşündüğümüzde benzer bir tablo görüyoruz. Her pakette hız, etkinlik ve erişilebilirlik vurgusu yapıldı. Buna rağmen bugün hâlâ davaların uzun sürmesini, mahkemelerin iş yükünü ve yargıya duyulan güveni konuşuyoruz.
Bu durum, sorunun yalnızca mevzuattan kaynaklanmadığını gösteriyor.
Sorunlar sabit
Açık konuşmak gerekirse, bugün yaşanan sorunların önemli bir bölümü kanun eksikliğinden kaynaklanmıyor. Son on yılda çıkarılan yargı paketlerinin sayısına bakıldığında zaten ortada düzenleme eksikliği olduğu söylenemez. Tartışma daha çok bu kuralların nasıl uygulandığında düğümleniyor.
Kanunlar değişiyor, paketler hazırlanıyor, yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Ancak vatandaşın adalet duygusunu güçlendiren esas unsur, yargının hızlı işlemesinden önce öngörülebilir, tarafsız ve güven veren bir yapıya sahip olmasıdır.
Belki de artık yeni paketlerden çok, mevcut kuralların neden istenen sonucu vermediğini tartışmamız gerekiyor. Çünkü on ikinci pakete gelmiş olmamız tek başına bir başarı göstergesi değil. Asıl soru, ilk paketten bu yana konuşulan sorunların ne kadarının çözülebildiği.
Eğer yıllar sonra yine yeni bir yargı paketini konuşurken aynı sorunları tartışmaya devam ediyorsak, mesele artık paketlerin içeriğinden çok daha derin bir noktadadır.
Yargı reformu, her yeni torba düzenlemeyle yeniden başlatılan bir süreç değil; toplumsal güveni yeniden inşa etmeyi amaçlayan uzun vadeli bir devlet politikası olmak zorundadır.