İran’ın bugün Batı ve özellikle İsrail karşısında bulunduğu konumu anlamak için, sadece son on yılın gerilimlerine değil, yaklaşık bir asırlık kırılmalar zincirine bakmak gerekir. Bu hikâye, bir yandan petrolün keşfiyle başlayan emperyal rekabeti, diğer yandan modernleşme ile kimlik arasında sıkışmış bir toplumun arayışlarını içerir. İran’ın bugünkü stratejik yalnızlığı ya da direnci, yalnızca güncel diplomatik krizlerin değil; 1900’lerin başından itibaren şekillenen yapısal bir gerilimin ürünüdür.

Yirminci yüzyılın başında kurulan Anglo-Persian Oil Company (daha sonra British Petroleum), İran’ın kaderini belirleyen en kritik dönemeçlerden birini temsil eder. Petrolün keşfi, İran’ı küresel siyasetin merkezine taşırken, aynı zamanda onu büyük güçlerin müdahalesine açık hale getirdi. Bu şirketin imtiyaz sözleşmeleri, İran’da modern devlet inşasının ekonomik zeminini oluşturmak yerine, dışa bağımlılığı derinleştiren bir yapı doğurdu. İran milliyetçiliğinin yükselişinde ve 1951’de Musaddık’ın petrolü millîleştirme girişiminde bu tarihsel hafızanın büyük payı vardır. 1953’teki CIA-İngiliz ortak operasyonuyla Musaddık’ın devrilmesi ise İran toplumunda “Batı müdahalesi” algısını kalıcı bir travmaya dönüştürdü.

1963’te Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin başlattığı “Ak Devrim” (White Revolution), İran’ı yukarıdan aşağıya modernleştirmeyi hedefleyen bir reform paketiydi. Toprak reformu, kadınlara oy hakkı, eğitim ve sanayi yatırımları gibi adımlar, kağıt üzerinde ilerici görünüyordu. Ancak bu reformlar, geleneksel ulema sınıfını, toprak sahiplerini ve şehirli yoksulları aynı anda rahatsız etti. Şah’ın hızlı modernleşme hamleleri, Batı’yla kurduğu sıkı ilişkilerle birleşince, İran’da “kültürel yabancılaşma” duygusunu besledi. Modernleşme ile Batılılaşma arasındaki sınır silikleştiğinde, muhalefet sadece siyasal değil, ontolojik bir nitelik kazandı.

1978-79 Devrimi, bu birikmiş gerilimin patlamasıydı. Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen devrim, sadece monarşiyi yıkmadı; İran’ın uluslararası yönelimini de tersine çevirdi. Devrim sonrası kurulan İslam Cumhuriyeti, kendisini anti-emperyalist bir hat üzerinde konumlandırdı. “Ne Doğu ne Batı, sadece İslam Cumhuriyeti” sloganı, Soğuk Savaş dengeleri içinde özgün bir üçüncü yol arayışını temsil ediyordu. Ancak pratikte İran, Batı’yla sistematik bir çatışma hattına yerleşti. 1979’daki ABD Büyükelçiliği baskını ve rehine krizi, bu kopuşun sembolik zirvesi oldu.

İran’ın Batı’yla gerilimi, 1980-88 İran-Irak Savaşı sırasında daha da derinleşti. Saddam Hüseyin’in Irak’ı, Batı ve Körfez ülkeleri tarafından dolaylı biçimde desteklenirken, İran kendisini kuşatılmışlık psikolojisi içinde buldu. Bu savaş, İran’ın güvenlik doktrinini belirleyen temel unsur haline geldi: Asimetrik savunma, vekil güçler ve bölgesel nüfuz alanları.

İsrail açısından bakıldığında ise İran, 1979 öncesi dönemde örtük bir müttefikti. Şah döneminde iki ülke arasında istihbarî ve ekonomik işbirliği mevcuttu. Devrim sonrası ise İran, İsrail’i “meşru olmayan bir yapı” olarak tanımlayarak, Filistin meselesini dış politikasının merkezine yerleştirdi. Hizbullah’ın Lübnan’da güçlenmesi, Suriye iç savaşında İran’ın etkin rolü ve Gazze’deki bazı gruplara verilen destek, Tahran-Tel Aviv hattını doğrudan bir vekâlet savaşları zeminine taşıdı.

Bu noktada, 1982’de İsrailli analist Oded Yinon tarafından kaleme alınan ve Ortadoğu’nun etnik-mezhepsel hatlar boyunca parçalanmasını öngören stratejik perspektif sıkça anılır. Yinon metninde İran’ın etnik çeşitliliğine dikkat çekilir; Azeriler, Kürtler, Beluçlar ve Araplar üzerinden merkezî yapının zayıflayabileceği ima edilir. Her ne kadar bu metin resmi bir devlet politikası belgesi olmasa da, bölgenin parçalı yapısının İsrail’in güvenliği açısından avantaj sağlayabileceği yönündeki stratejik düşünceyi yansıtır. Bugün İran’a yönelik yaptırımlar, iç huzursuzlukların uluslararası medyada yoğun biçimde ele alınışı ve etnik fay hatlarının zaman zaman gündeme taşınması, bu tarihsel perspektiflerin yeniden hatırlanmasına yol açmaktadır.

Ancak İran’ı sadece dış planların hedefi olarak görmek eksik olur. Ülkenin iç dinamikleri, ekonomik yaptırımların yarattığı yıpranma, genç nüfusun beklentileri ve rejimin ideolojik katılığı da bugünkü tabloyu şekillendiren faktörlerdir. Nükleer program etrafında süren gerilim, İran’ın güvenlik arayışı ile Batı’nın yayılma endişesi arasında sıkışmıştır. İran için nükleer kapasite, Irak Savaşı ve Libya örneklerinden sonra bir caydırıcılık garantisi olarak okunabilir; Batı için ise bölgesel güç dengesini bozacak bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Bugün gelinen noktada İran, bir yandan yaptırımların ekonomik baskısı altında, diğer yandan bölgesel nüfuz alanlarını koruma çabasında bir denge politikası yürütmektedir. İsrail ile doğrudan çatışma riski, özellikle Suriye ve Lübnan hattında zaman zaman sıcak temaslara dönüşmektedir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme adımları, İran’ın çevrelenmişlik algısını güçlendirmektedir.

Tarihsel süreklilik açısından bakıldığında, İran’ın temel sorusu değişmemiştir: Modernleşme ile bağımsızlık nasıl birlikte sürdürülebilir? 1900’lerin başında petrol imtiyazlarıyla başlayan dışa bağımlılık tartışması, bugün yaptırımlar ve küresel finans sistemine erişim sorunları üzerinden devam etmektedir. 1953 darbesinin hafızası, Batı’ya güvensizliği beslerken; 1979 Devrimi’nin ideolojik mirası, rejimin esneklik kapasitesini sınırlamaktadır.

İran’ın Batı ve İsrail karşısındaki mevcut pozisyonu, ne tamamen irrasyonel bir meydan okuma ne de sadece dış müdahalelerin sonucu olarak okunabilir. Bu pozisyon, tarihsel travmaların, ideolojik tercihlerinin ve jeopolitik zorunlulukların kesişiminde şekillenmiştir. Sorulması gereken belki de şudur: İran, devrimci kimliğini koruyarak küresel sistemle yeni bir uzlaşma zemini bulabilir mi? Yoksa 20. yüzyılın başında petrol sahalarında başlayan o uzun gerilim hattı, farklı biçimlerde ama aynı özle 21. yüzyılda da devam mı edecektir?

Bu sorunun cevabı yalnızca Tahran’ın değil; Tel Aviv’in, Washington’un ve bölgedeki diğer aktörlerin tercihleriyle de yakından ilgilidir. İran’ın bugünkü konumu, tarihin bir dipnotu değil; henüz kapanmamış bir parantezdir.