Bir ülkenin siyaseti için en kolay zemin her siyasinin kendisine şüphe etmeden inanacağı bir taraf bulması sanırım.

Papa’nın son yurt dışı ziyareti, ilk bakışta “barış”, “kardeşlik” ve “diyalog” gibi evrensel kavramların yüceltildiği, sembolik ve güçlü bir diplomatik hamle gibi sunuldu. Ziyaretin yapıldığı ülkelerde verilen mesajlar, yapılan konuşmalar ve ortak deklarasyonlar, özellikle savaşların, göçün ve kimlik krizlerinin derinleştiği bir dünyada umut vadeden bir tablo çiziyordu. Ancak bu tablo, medyanın ve toplumun nasıl bu kadar hızlı biçimde ayrışabildiğini de bir kez daha gözler önüne serdi. “Barış” gibi evrensel bir kavram etrafında bile kutuplaşmanın nasıl üretildiği, bu ziyaret sürecinde adeta laboratuvar ortamında gözlemlendi.

Papa’nın mesajları, bazı çevrelerde bir “umut çağrısı” olarak yorumlanırken, bazı kesimlerde açık bir şüpheyle, hatta tepkiyle karşılandı. Bu tepkinin temelinde yalnızca dini farklılıklar değil, tarihsel hafıza, siyasi pozisyonlar ve ulusal hassasiyetler de vardı. Özellikle Türkiye’de ve Orta Doğu’da, Papa’nın geçmişteki açıklamaları, Vatikan’ın tarihsel konumu ve Batı’nın İslam dünyasına yönelik politikaları yeniden gündeme taşındı. Bu noktada medyanın rolü kritik bir kırılma yarattı. Aynı cümle, bir gazetede “kardeşlik çağrısı” başlığıyla verilirken, başka bir mecrada “örtülü mesaj”, hatta “yeni bir siyasi hamle” olarak servis edildi.

Bu durum, yalnızca Papa ziyaretiyle sınırlı değil. Son dönemde sıkça duyduğumuz “barış süreci”, “normalleşme”, “kardeşlik” ve “yeni sayfa” gibi kavramlar, hangi aktör tarafından dillendirildiğine göre tamamen farklı anlamlar kazanabiliyor. Örneğin, yıllardır birbirine ağır suçlamalar yönelten devletlerin bir araya gelip “barış” kelimesini kullanması, bir kesimde memnuniyet yaratırken, bir başka kesimde “teslimiyet” ya da “politik manevra” olarak okunuyor. Aynı durum toplumun farklı kesimlerinde de görülüyor. Birinin “barış fırsatı” dediğine diğeri “tehlikeli yakınlaşma” diyebiliyor.

Bu noktada belirleyici olan şey, çoğu zaman olayın kendisi değil, kim tarafından, hangi dil ve niyetle aktarıldığı oluyor. Medya ise bu ayrışmayı hızlandıran başlıca aktörlerden biri. Geleneksel medya ile sosyal medya arasında büyüyen uçurum da bu durumu daha keskin hâle getiriyor. Televizyon ekranlarında daha dengeli bir dil kurulmaya çalışılırken, sosyal medya platformlarında çok daha duygusal, sert ve çoğu zaman saldırgan bir dil hakim oluyor. Papa’nın ziyaretinden paylaşılan tek bir fotoğraf karesi, dakikalar içinde binlerce yorumla ideolojik bir kavga alanına dönüşebiliyor.

Bu da bize şunu gösteriyor: Artık toplumlar olaylara değil, olayların “anlatılarına” tepki veriyor. Algılar, gerçeklerin önüne geçiyor. Bilgi, yerini hızla yorumlara ve hatta yargılara bırakıyor. Barış ve kardeşlik gibi evrensel değerler, içi doldurulmadan, yalnızca sembolik düzeyde kaldığında ise, en kolay manipüle edilebilen kavramlar haline geliyor. Dün “kardeşim” dediğimiz kişiyi, bugün farklı bir başlık, farklı bir görüntü ya da farklı bir yorum eşliğinde “öteki” ilan edebiliyoruz.

Bu kırılganlık hâli, sadece uluslararası ilişkiler düzeyinde değil, gündelik hayatın içinde de kendini gösteriyor. Komşular, akrabalar, arkadaş grupları… Aynı masada oturup çay içen insanlar, siyaset ve kimlik tartışması açıldığında saniyeler içinde karşı kamplara savrulabiliyor. Papa’nın ziyareti üzerinden yapılan tartışmalar da bunun bir başka örneğiydi. Bir taraf, bu ziyareti dinler arası hoşgörü adına bir kazanım olarak görürken, diğer taraf bunu tarihsel bir “hesaplaşmanın üstünün örtülmesi” olarak yorumladı.

Oysa asıl mesele, Papa’nın kim olduğu ya da ne dediğinden çok daha büyük bir yerde duruyor. Mesele, bizim farklılıklara, eleştiriye ve sembollere karşı geliştirdiğimiz reflekslerde gizli. Birlikte yaşama kültürünün ne kadar sığlaştığı, ne kadar kırılganlaştığı bu tür anlarda daha iyi anlaşılıyor. Barış söylemi bile bizi birleştiremiyorsa, hangi ortak kelimede buluşacağız?

Belki de sormamız gereken soru tam olarak şu: Gerçekten barış mı istiyoruz, yoksa yalnızca bizim tarafımızın kazandığı bir “sükûnet” hâlini mi barış sanıyoruz? Eğer barış, sadece bizim doğrularımızın kabul görmesiyle mümkün olacaksa, o zaman adı barış değil, dayatma olur. Kardeşlik ise ancak eşitlik, samimiyet ve geçmişle yüzleşme cesaretiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde en güçlü mesajlar bile, en hızlı ayrışmaların tetikleyicisine dönüşür.

Papa’nın ziyareti, bize dünyadaki diplomatik dengelerden çok, kendimize ayna tutma fırsatı sundu. Bu aynada görünen ise pek iç açıcı değil: Kolay kırılan, kolay öfkelenen, kolay kamplaşan ve giderek birbirine yabancılaşan toplumlar… Belki de gerçek “ziyaret”, Vatikan’dan ya da başka bir merkezden değil, bizim kendi vicdanımıza yapılmalı.

Çünkü barış, bir liderin ağzından dökülen birkaç cümleyle değil; toplumun o cümleleri nasıl karşıladığıyla anlam kazanır. Ve bugün geldiğimiz noktada, barıştan çok, ayrışmaya hazır bir refleksle hareket ettiğimizi kabul etmek zorundayız.

Ancak kabul, değişimin ilk adımıdır. Belki de bu yüzden, her yeni “barış” çağrısı, aynı zamanda bize şu soruyu da sormalıdır: Biz, gerçekten hazır mıyız?