Mustafa Kemal’in 16 Mayıs 1919’da bir grup silah arkadaşıyla işgal altındaki İstanbul’dan hareket edip 3 gün sonra Samsun’a ulaştığı Bandırma Vapuru o tarihte 41 yaşındaydı.
1878’de İngiltere’de yolcu ve yük vapuru olarak inşa edilmiş, ilk sahibi 5 yıl çalıştırdıktan sonra bir Yunan firmasına satmıştı.
Bir süre sonra yeniden el değiştiren vapur bir sefer sırasında batmış, uzun uğraşların ardından güçlükle yüzdürülmüştü.
Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı tarih 1894’tü.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarını dalgalı ve fırtınalı bir denizde Samsun’a götüren vapur sadece eski değildi, pusulası bile bozuktu. Üstelik vapurun kaptanı da gittiği güzergâhı bilmiyordu.
Vapurun düşman gemileri tarafından her an batırılma riski de vardı.
İşte bu koşullarda yapılan zorlu yolculuğun ardından Samsun’a ulaşıldı.
Fatih Rıfkı Atay, “Babanız Atatürk” kitabında o günleri şöyle anlatıyor:
Osmanlıları yenen devletler ordunun silah ve cephanesine el koymuştu.
Fransızlar Adana’yı, İngilizler Urfa, Maraş ve Antep vilayetlerini tutmuşlardı. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askeri bulunuyordu. İzmir’e çıkan Yunan ordusu, Manisa ve Aydın üzerine yürümekteydi.
Rumlar silahlı çetelerle Karadeniz’de Pontus krallığı kurmak peşindeydi. Ermeniler de Rumlarla birlikteydi.
Buna karşı İstanbul tamamıyla düşmana teslim olmuştu. O ne derse yapıyordu.
Yüreği yanan Türk milleti kimsesiz kalmıştı.
Mustafa Kemal böyle bir ortamda “Ordumuz yok” diyenlere “Kurulur”, “Paramız yok” diyenlere “Bulunur”, “Düşmanlarımız hem güçlü hem çok” diyenlere “Olsun, yenilir” diyordu.
Falih Rıfkı Atay aynı kitapta Mustafa Kemal’in o günlerde ABD’li bir generalle yaptığı konuşmayı da naklediyor:
Amerikalı general, “Ne yapmak istiyorsunuz” diye sordu.
Mustafa Kemal bu soruya, “İsteğimiz memleketimizi düşman işgalinden kurtarmak, sonra da bağımsız, medeni bir Türk devleti kurarak insanca yaşamaktır” karşılığını verdi.
Amerikalı general, “Bu istek hayal, gayretleriniz ise boşunadır. Müttefikleriniz Almanya, Avusturya, Bulgaristan teslim oldular. Memleketinizin birçok yeri işgale uğradı. Ordunuz dağıldı. Silahlarınız alındı. Bu şartlar altında yapmak istediğiniz şeyler ne askerliğe uyar ne de herhangi bir mantığa sığar. İnsanların intihar ettiklerini görüyoruz. Ama milletlerin intihar ettikleri olmamıştır” diye konuştu.
Bu sözlere Mustafa Kemal’in karşılığı şöyle oldu:
“Evet generalim, dedikleriniz doğrudur. Böyle bir durumda yapmayı düşündüklerimiz ne askerlik kaidelerine sığar ne de herhangi bir usule uyar. Fakat bütün bunlara rağmen vatanımızı kurtarıp hür ve medeni bir Türkiye devleti kurarak insan gibi yaşayacağız. Düşmanların avuçları içinde her gün birer parça can vermektense tarihimize yaraşır şekilde dövüşerek ölmeyi tercih ederiz.”
Amerikalı general, “Ben her şeyi hesap etmiştim fakat bunu hesap etmemiştim” diyerek ayağa kalktı ve Mustafa Kemal’in elini sıkıp oradan ayrıldı.
Sonuca gelecek olursak:
19 Mayıs 1919 tarihimizin en önemli günlerinden biridir.
Mustafa Kemal o gün milli mücadeleyi başlatmak için Samsun’a ayak basmamış olsaydı Anadolu bugün birçok devletin hüküm sürdüğü kaotik bir yer olur Türkler de sığınmacı konumunda yaşamak zorunda kalırdı.
ADALETTE GÖZ YAŞARTAN HIZ
Son günlerin en dikkate değer haberlerinden biriydi:
“Balıkesir Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Semih Kaçmaz, 17 Nisan’da bir kafede yemek yerken yandaki dükkâna yapılan silahlı saldırı sırasında seken kurşunlara hedef olarak yaşamını yitirdi.
Saldırıyı gerçekleştiren iki kişi kısa sürede yakalandı.
Olayı soruşturan Balıkesir Cumhuriyet Savcısı 24 Nisan’da iddianameyi tamamlayarak mahkemeye gönderdi.
Mahkeme 13 Mayıs’taki ilk duruşmada iki saldırgana müebbet hapis cezası verdi.
İşlenen cinayetle mahkemenin kararı arasında geçen süre sadece 26 gündü.”
Türk adalet sisteminin en önemli sorunlarından biri açılan davaların yıllarca sürmesi, adaletin geç tecelli etmesidir.
Mahkeme önlerinde yükselen “Adalet istiyoruz” çığlıklarının en önemli nedeni budur.
Bu açıdan bakıldığında yukarıda anlatılan cinayeti soruşturan savcıyı ve ilk duruşmada kararını açıklayan mahkeme heyetini yürekten kutlamak gerekir.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu ile Adalet Bakanlığı, tüm yargı camiasına örnek olacak hızda hareket eden savcı ve hâkimleri sadece kutlamakla yetinmemeli, terfi ettirerek ödüllendirmelidir.
Hukuk fakültelerinde de bu dava örnek vaka olarak öğrencilere anlatılmalıdır.