Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “dövize talep yok” dedi.

Bu cümle, Türkiye’de gerçek anlamda bir ekonomi programı olmadığının doğrudan itirafıdır.

Bütün dertlerinin, kuru baskılayarak sahte bir istikrar görüntüsü yaratmak olduğunu Mehmet Bey bu cümleyle açık açık itiraf etmiştir.

Kısaca;

Ekonomi yönetimi doğru düzgün bir ekonomi programı uygulamayarak ve döviz kurunu aşamalı olarak doğru ve gerçekçi bir seviyeye getirmeyerek; üreticiyi, çiftçiyi, sanayiciyi ve ihracatçıyı resmen bitirmiştir.

Üstelik bununla da kalmayıp, yakında yaşanabilecek çok daha büyük bir kur şokunun zeminini de hazırlamıştır.

***

Tüm bunlara rağmen Mehmet Bey çıkmış hâlâ, “Bu program olmasa kur nerede olurdu?” diye soruyor.

Hemen cevabını verelim:

Bu arka kapı politikaları olmasaydı, kur bugün zaten olması gereken doğal yerinde olur, piyasa dengelenir ve herkes nefes alırdı.

En azından tepemizde Demokles kılıcı gibi kriz ve kur şoku riski sallanmaz, yabancı sıcak paracıların ve tefecilerin eli bu kadar güçlü olmazdı.

Altına Kaçış: Güvenin sıfırlandığı nokta

Mehmet Bey’in övünerek söylediği “Altın dışında dövize talep yok” ifadesi ise tam bir fiyasko.

Çünkü bu cümle, uygulanan sözde ekonomi modeline vatandaş tarafından inanılmadığının resmi tescili.

Evet, vatandaş dövize koşmuyor belki ama altın alarak kendini ve birikimini bu sistemsizliğe karşı korumaya çalışıyor.

Çünkü Türkiye’de uygulanan bu sistemsizlik, kurun serbest piyasa dengesi içinde oluşmasını engellerken, tamamen emir-komuta zinciri ile yönetildiğini ortaya koyuyor ve herkes bu durumun farkında.

Kısacası ekonominin gerçek maliyetlerini halının altına süpürerek ilerleyen bir ekonomi yönetimi var ve gizlenen her maliyet, zaman içinde daha büyük bir basınç olarak geri dönmek üzere birikiyor.

***

Bu politikasızlığın üretim tarafındaki tahribatı ise çok daha ağır:

Kurun uzun süre enflasyonun altında tutulması, ihracatçının dış pazardaki rekabet gücünü sıfırladı.

Bu politikasızlık nedeniyle İhracatçı batma noktasında !

Üretici artan hammadde ve işçilik maliyetlerini, kur baskısı yüzünden fiyatlara yansıtamaz hale geldi.

Bu politikasızlık nedeniyle Sanayici batma noktasında !

Çiftçi girdi maliyetleri fırlarken, satış fiyatları baskılandığı için üretimden çekiliyorlar.

Bu politikasızlık nedeniyle Çiftçi batma noktasında !

Artık üretim zincirinin her halkasındaki öncelik: Kârlılık ya da büyüme değil, sadece "hayatta kalabilme" refleksi.

Üretim zayıfladıkça arz daralıyor, ithalata bağımlılık artıyor ve yapısal enflasyon daha da kemikleşiyor.

Yani toplumun geniş kesimleri, sahte "istikrar" yalanıyla ağır bir ekonomik enkazın altında eziliyor.

"Yeni Vergi Artışı Yok" Demek, "Enflasyon Zaten Bu İşi Hallediyor" Demektir

Şimdi gelelim madalyonun vergi tarafına…

Mehmet Bey, “Yeni vergi artışı yok” dedi.

Kendileri ne zaman bu cümleyi kursa hemen ardından vatandaşın üzerine vergi ve zam yağmuru yağdığını geçmiş tecrübelerimizden gayet iyi biliyoruz.

Kaldı ki resmi olarak ekstra bir vergi artışı yapılmasına da gerek yok; Enflasyon zaten otomatik bir vergi makinesine dönüşmüş durumda.

Yüksek enflasyon sayesinde KDV, ÖTV, gelir vergisi dilim kaymaları ve şirket kazançlarının nominal olarak şişmesi, doğal bir vergi artışı sağlıyor.

Yeni bir kanun çıkmasa da vatandaşın reel vergi yükü her geçen gün biraz daha şişiyor.

Sayın Bakanın gururla bahsettiği "Vergi gelirleri hedefi yüzde 55'i aştı" ifadesi, işte tam da bu gizli mekanizmanın sonucu.

Kısacası; yüzeyde "mali disiplin" olarak parlatılan hikayenin asıl gerçeği tabanda gelir dağılımının tamamen bozulması ve bütün yükün dar gelirli kesimlerin sırtına yıkılması durumu.

“Vergi Adaleti” yalanı…

Sistemin ne kadar kırılgan olduğunu bizzat kendi bütçe endişeleri de ortaya koyuyor.

Özellikle akaryakıt ÖTV’sindeki olası bir gerilemenin bile bütçe için "gelir kaybı riski" olarak nitelendirilmesi, devletin dolaylı vergi bağımlılığının en net göstergesi.

Petrol fiyatlarına bağlı 600 milyar liralık potansiyel bir vergi kaybı, vergi yükünün aslında nasıl vatandaşın sırtına yıkıldığının ve vergideki adaletsizliğin hangi boyutta olduğunun da açık itirafı.

Kamunun yönettiği fiyatlar için kurulan "Daha yüksek belirlemeyiz" cümlesi ise gelecekteki daha büyük zamların resmi habercisi.

Sonuç: Yarının Faturası Büyüyor

Özetle karşımızda net bir tablo var: Vergi tarafında yük artışı yeni düzenlemelerle değil enflasyonun kendisiyle yapılıyor; kur tarafında ise istikrar, piyasa dengesiyle değil baskıyla korunuyor.

Bu iki unsur bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey ise, "düşük görünürlüklü, yüksek maliyetli bir illüzyon ekonomisi".

Ama Türkiye’nin asıl ihtiyacı;

Bütçe gelirini enflasyonla değil üretimle artıran, kuru suni olarak baskılamak yerine rekabetçi seviyede dengeleyen ve kısa vadeli göz boyamaları değil uzun vadeli yapısal reformları hedefleyen bir ekonomik mimari.

Aksi takdirde bugün övünülen her geçici sakinlik, yarın masaya gelecek çok daha ağır bir faturanın birikmesinden başka bir şey olmayacak.

Ve ne yazık ki bu faturayı yine Mehmet Bey yerine vatandaş ödeyecek.

Demedi demeyin!..