Kendime çok kızıyorum… İnsan, böylesine uzun sayılabilecek bir ömrün içinde memleketinin altını üstüne getirir; doğduğu şehirden ayrılır, tayinler vesilesiyle doğusunu, batısını, kuzeyini, güneyini adım adım dolaşır da nasıl olur da bu kadim coğrafyanın en müstesna şehirlerinden biri olan Mardin’e bir gün olsun uğramaz? Bu ihmali düşündükçe içimde tarifi güç bir mahcubiyet beliriyor. Meğer yıllardır farkında olmadan kendimden, tarihten ve bu topraklardan bir parçayı eksik yaşamışım. Dost meclislerinde Mardin’i hep sıra geceleri, eğlencesi ve sohbetleriyle dinlemiş; “Bir gün gideriz.” denilerek geçiştirilen nice cümleye kulak vermiştim. Oysa hakikat, anlatılanların çok ötesindeymiş. Mardin’i bir eğlence şehri sanmak, denizi bir avuç sudan ibaret zannetmek kadar büyük bir yanılgıymış.
Tesadüflerin bazen insanın kaderine dokunduğuna inanırım. Bir proje çalışması sebebiyle mecburen çıktığım bu yolculuk, farkında olmadan ruhuma yapılmış en kıymetli davetlerden biri oldu. Şehre adımımı attığım ilk andan itibaren tarif etmekte güçlük çektiğim bir his çöktü üzerime. Sanki taşların dili vardı; sokaklar, kemerler, demir kapılar yüzyıllardır gizli kalmış hikâyeleri kulağıma fısıldıyordu.
Belki resimle uğraştığım için renklerin ahengini daha derinden hissettim, belki yazıyla meşgul olduğum için taşların arasına sinmiş hatıraları duymaya çalıştım; belki de sadece insan olduğum için o kadim ruh beni derinden sarstı. Gün batımında sarıya çalan kalker taşlarının gökyüzüyle kurduğu o tarifsiz münasebet, zihnimde silinmeyecek bir tabloya dönüştü. Ve anladım ki bazı şehirler hissedilir, yaşanır ve insanın içine yerleşir.
Mardin, medeniyetlerin üst üste yazıldığı, fakat hiçbir satırını birbirine düşürmediği eşsiz bir kitap. Farklı inançların, dillerin ve kültürlerin asırlardır aynı gökyüzünü paylaşması; taş işçiliğinin sabırla işlenmiş zarafeti; dar sokakların insanı yavaşlamaya mecbur bırakan vakarı… Bunları ilk kez görmek bana cehaletimi hissettirdi. Kendime çok kızdım. Gezgin sandığım benin aslında ne kadar az şey bildiğini fark ettim. Kısıtlı vaktimiz sebebiyle şehrin ancak onda birini görebildim; fakat o kadarı bile hayret etmeme, kendimi sorgulamama ve yeniden öğrenme arzusuyla dolmama yetti.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Mardin’i hakkıyla gezebilmek için dağ keçisi kadar çevik olmak gerekiyor. Dizleriniz sağlam, nefesiniz yerinde olmalı. Çünkü bu şehir, insanı sürekli yukarı çağırıyor. Yokuşlar, basamaklar, merdivenler sizi yükseltiyor; fakat attığınız her adımın mükâfatı, ufkunuza eklenen yeni bir tarih sayfası oluyor. Zirveye yaklaştıkça Mezopotamya Ovası bütün ihtişamıyla önünüze seriliyor ve insan, coğrafyanın büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü mütevazilikle kabulleniyor.
Mardin anlatılarak tüketilemez. Kelimeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, hissedilen duygunun tamamını taşımaya yetmiyor. Bu yüzden uzun uzun tarif etmeye çalışmak yerine tek bir cümleyle bitirmek istiyorum: Hepimiz uzak ülkelerin hayalini kurarken, burnumuzun dibindeki böylesine kadim, böylesine zarif ve böylesine büyük bir hazineyi ihmal ediyor oluşumuz, insanın içinde derin bir inkisar bırakıyor. Eğer bir gün yolunuz düşerse, ki düşsün Mardin’in; taşlarına dokunun, sokaklarında ağır ağır yürüyün ve sessizliğini dinleyin. Eminim ki oradan dönen kişi, aynı kişi olmayacaktır.