ABD Başkanı Trump’ın Venezuela Başkanı Maduro’yu kaçırıp ABD mahkemelerinde yargılamasına dair olaya, Venezuela halkı ve Maduro üzerinden bakmaya pazar günkü yazıda kaldığımız yerden devam edelim…
Venezuela örneği, Latin Amerika başkanlık sistemlerinin sorunlu yönlerinden birini açık biçimde ortaya koyuyor: Kriz anlarında yürütmenin sınırsız biçimde güçlenmesi. Ekonomik çöküş, toplumsal eşitsizlik ve siyasal istikrarsızlık, başkanlara olağanüstü yetkiler tanınmasının gerekçesi hâline gelir. Ancak bu “geçici” yetkiler, çoğu zaman kalıcı bir yönetim pratiğine dönüşür.
Venezuela’da petrol gelirlerine dayalı ekonomik model çöktükçe, yürütme gücü daha da merkezileşti. Kriz, denetimi artırmak yerine denetimin askıya alınmasını meşrulaştırdı. Başkanlık sistemi, uzlaşma ve denge üretmek yerine yetki sarmalı yaratan bir yapıya dönüştü.
Popülizm ve kurumsal tahribat
Popülizm, Latin Amerika başkanlık sistemleriyle yüksek uyum gösterir. Başkanlar, doğrudan halk tarafından seçilmiş olmanın verdiği meşruiyetle, aracı kurumları “elit”, “engelleyici” ya da “gayrimeşru” ilan edebilir. Bu söylem başlangıçta kapsayıcı ve demokratik görünebilir; ancak uzun vadede kurumları zayıflatır.
Venezuela’da popülist meşruiyet, yargı bağımsızlığının aşınmasını, medyanın baskı altına alınmasını ve muhalefetin sistem dışına itilmesini kolaylaştırdı. Bu süreçte demokrasi, halk adına hareket eden güçlü bir lider anlatısına indirgenirken, kurumsal denetim “halk iradesine karşı bir engel” olarak sunuldu.
Sonuçta ortaya çıkan tabloda, seçimler vardır, ancak siyasal rekabet yoktur; kurumlar vardır, ancak işlevleri yoktur.
İç zayıflık ve dış müdahale
ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesi, uluslararası hukuk açısından açıkça tartışmalıdır ve meşrulaştırılamaz. Ancak bu tür müdahalelerin mümkün hâle gelmesi, yalnızca dış aktörlerin niyetleriyle açıklanamaz. İç kurumsal zayıflıklar, dış müdahalelerin etkisini artırır.
Venezuela’da siyasal muhalefetin, yargının ve sivil toplumun uzun süredir etkisizleştirilmiş olması, dışarıdan gelen bir hamlenin içeride güçlü bir dirençle karşılaşmamasına yol açmıştır.
Latin Amerika başkanlık sistemlerinin temel açmazı tam da burada ortaya çıkar: Güçlü liderler kısa vadede istikrar sağlayabilir; ancak kurumları zayıflattıkça, ülkeyi hem içeriden demokratik çöküşe hem de dışarıdan müdahaleye açık hâle getirir.
ABD’nin bu operasyonu, çoğu zaman gözden kaçan bir gerçeği de görünür kılmaktadır: Demokratik rejimlerin dayanıklılığı, normatif iddialarından değil, fiili denetim kapasitelerinden kaynaklanır. Senato denetimi olmaksızın yürütülen bir dış operasyon, ABD’de de yürütme gücünün giderek kurumsal sınırların dışına taşabildiğini göstermektedir. Bu durum, Venezuela’daki demokratik çöküşü mazur kılmaz; ancak meseleye siyah-beyaz bir “otoriter Venezuela – demokratik ABD” karşıtlığıyla bakmayı da imkânsız hâle getirir. Aksine, bu tablo başkanlık sistemlerinin kriz anlarında, farklı bağlamlarda ama benzer biçimlerde, demokratik aşınmaya açık olduğunu ortaya koymaktadır. Dış müdahaleler, çoğu zaman bu aşınmanın nedeni değil; onun mümkün kıldığı sonuçlardır.