Bu, bizim İstiklâl Marşı’mızda kendimize verdiğimiz ilk emirdir: Korkma!

Biz korkmayız. Olmuşlardan korkmayız, olanlardan korkmayız, olacaklardan korkmayız.

Korkuya teslim olacak bir millet değiliz. Elbette iyimiz var, kötümüz var; çalışanımız var, kaçanımız var; cesurumuz var, yorulanımız var. Her çeşit insanız. Ama bu milletin damarlarında, ihtiyaç duyulduğunda harekete geçecek asil bir kan, sarsılmaz bir vatan olgusu var. Hepimiz biliriz ki mesele vatansa, gerisi teferruattır.

O yüzden bizi neşeli, kızgın, soğukkanlı, sakin, huzurlu ya da mutsuz görenler şunu iyi bilsinler: En temelde duran vatan sevgimiz, karakterlerimiz gibi çeşitlilik göstermez! Konu ülkemiz olduğunda tek tipiz. Yıkılmaz, tartışılmaz. Vatan, millet, bayrak ve bağımsızlık söz konusu olduğunda bu milletin nerede duracağı nettir.

Gündemlerle ilgili endişe taşıyanlar oluyor. Arkadaş meclislerinde duyuyoruz. Ben Allah’ın Türk milletini koruduğuna inanıyorum. Atalarımızın, Atatürk’ümüzün bizden beklediklerini biliyorum. Türk insanının en küçük bir tehdit karşısında dahi nasıl birleşebildiğini ve birleştiğinde nasıl muazzam bir güce dönüşebildiğini biliyoruz. Dünya biliyor.

O yüzden Mehmet Âkif Ersoy’u dinliyorum ve korkmuyorum.

Atatürk’ü dinliyorum; muhtaç olduğum kudretin damarlarımdaki asil kanda mevcut olduğunu biliyorum.

Çünkü biz mucize denilen şeyin bu topraklarda nasıl gerçeğe dönüştüğünü gördük. Millî Mücadele başladığında Anadolu yorgundu, yoksuldu; orduları dağıtılmış, silahları ellerinden alınmıştı. İstanbul işgal altındaydı. Memleketin dört bir yanında düşman vardı. Kâğıt üzerinde hesap yapanlar için Türk milletinin işi bitmişti. Fakat onların hesaplayamadığı şey, bu milletin bağımsız yaşama iradesiydi.

Kağnılarla cephane taşındı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar aynı istiklal davasının parçası oldu. Şerife Bacıların fedakârlığı, Kara Fatmaların cesareti, cephede savaşan Mehmetçiğin imanı aynı hedefte birleşti. İnönü’de direndik, Sakarya’da geri adım atmadık, Büyük Taarruz’da zincirleri kırdık. Yokluk içindeki bir millet, kendisine biçilen esaret gömleğini parçalayıp attı. İşte bizim mucizemiz buydu: Olmaz denileni oldurmak. Bitti denileni yeniden başlatmak.

Bu yüzden bugün karşımıza hangi hesap çıkarılırsa çıkarılsın, tarih bize şunu söyler: Türk milletinin gücünü, vatanseverliğini hesaba katmadan yapılan planların sonu hüsrandır.

Bizim iman dolu göğsümüz gibi serhaddimiz var. Çelikten irademiz, aşılmaz duvarlarımız var. Vatanımıza, milletimize, bayrağımıza, inancımıza cüret eden olursa karşısında korkmuş, sinmiş, boyun eğmiş bir millet bulacağını sanmasın.

Sananların da vay hâline! Vaylar hâline!

Alınan hiçbir karardan, atılan hiçbir imzadan, yaşanan hiçbir süreçten korkma.

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.

Bizim adımıza, tarihimize, milletimizin şerefine hiç kimse leke süremez. Biz çok şefkatliyizdir. Çok ılımlıyızdır. Kucak açmasını biliriz. Mazluma sofra kurar, dara düşene el uzatırız. Fakat tehdit ve düşmanlık sezdiğimizde aynı milletin başka bir yüzü ortaya çıkar. Çünkü merhamet başka şeydir, teslimiyet başka.

Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içen, bu ülkenin imkânlarından faydalanan, bu milletin cömert kucağında kendisine yer bulan herkes bunun kıymetini bilmelidir. Bu iyiliğe nankörlük edenlere yazıklar olsun. Bu vatanın iyiliğini zayıflık sanıp ona düşmanlık besleyene ise tarihimizin vereceği cevap şudur:

Biz korkmayız!

Çanakkale’de korkmadık.
Sakarya’da korkmadık.
Dumlupınar’da korkmadık.
Yoklukta korkmadık.
İşgalde korkmadık.
Memleketin üzerine kara bulutlar çöktüğünde korkmadık.

Çünkü biliriz: Mesele vatansa bu millet kol kola girer, omuz omuza verir.

Ve yine biliriz ki İstiklâl Marşı’mız tesadüfi bir temenniyle değil, bir emirle başlar:

KORKMA!

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.

Korkma!