“İnsanlar kendilerinin efendilerini doğuracaklar…”

Bu kıyamet alametini ilk duyduğumda uzun süre düşündüm. Acaba burada kastedilen neydi?

Kesin olarak “şu anlamdadır” demek doğru olmaz. Klasik İslam kaynaklarında en çok kabul gören açıklamalar: Anne babaya karşı saygının kaybolması ve çocukların ebeveynlerine onların efendisiymiş gibi davranması. Kölelik düzenindeyse çocuğun hukuken annesinin sahibi hâline gelmesi şeklinde ifade edilmiş.

Bu hadis, toplumsal düzen ve değerlerin tersine dönmesini kastediyor. Kıyamete yaklaşırken insanlıkta görülecek ahlaki ve sosyal değişimlere dikkat çekmeyi amaçlamış. Bu farklı yorumların çoğu, hadisin hem lafzını hem de tarihî bağlamını dikkate alarak yapılmıştır. Özetlersek; değerlerin değişmesi, otorite ilişkilerinin bozulması, doğal düzenin tersine dönmesidir, diyebiliriz.

Bana ise günümüz çocuklarını düşündürdü… Daha küçücük yaşta bütün aileyi parmaklarında oynatıyorlar. Ailenin programı onların keyfine göre yapılıyor. Gidilecek yer, yenilecek yemek, alınacak eşya, hatta bazen anne babanın ruh hâli bile çocuğun durumuna göre şekilleniyor. Tam karşılığı olmasa da hadisi yaşıyoruz.

Bizim çocukluğumuzda durum çok farklıydı. Annemizin ya da babamızın sadece bir bakışı yeterdi. Bir anda bütün tavrımız değişirdi. Saygıdan mıydı, terbiyeden miydi, aile düzeninden miydi bilmiyorum; ama bir sınır vardı. O sınırı aşamazdık.

Şimdilerde sokakta gördüğümüz manzaralarsa tam tersi. Çocuk ne istediğini söylüyor, büyükler hemen yerine getiriyor. Çocuk istemezse program iptal oluyor, çocuk ağlarsa herkes seferber oluyor.

Kamusal alanda gördüğümüz tablo, çoğu zaman çocukların yönettiği, büyüklerin onların isteklerine göre hareket ettiği bir hegemonya.

“Çocuğun psikolojisi bozulmasın.”
“Özgüveni kırılmasın.”
“Kendini ezdirmesin.” derken; “hayır” kelimesini duymaya tahammülü olmayan, beklemeyi bilmeyen, her dilediğinin hemen yerine gelmesini isteyen bir nesil yetişiyor. Oysa bazen beklemek, bazen vazgeçmek, bazen de “olmaz” cevabını olgunlukla karşılamak gerekiyor.

Onlara sağlıklı davranma adına yularımızı ellerine vermemeliyiz.

Bu konuda psikologların ve çocuk gelişimi uzmanlarının yazılarını araştırırken ilginç bir ortak noktaya rastladım. Uzmanlar, çözümün ne eski usul sert otoriterlikte ne de sınırsız özgürlükte olduğunu söylüyor. Sevgiyle birlikte sınır koyabilmenin önemini vurguluyor.

Bunu da şu beş temel davranışla özetliyorlar:

  1. Sevgi gösterin ama her isteği yerine getirmeyin.
    Çocuk, sevgiyi her istediğinin yapılmasıyla karıştırmamalıdır. Sevildiğini hissetsin; fakat her arzusunun gerçekleşmeyeceğini de öğrensin.
  2. “Hayır” dedikten sonra tutarlı olun.
    Önce “hayır” deyip ağlayınca “peki” demek, çocuğa sabrederse değil; diretirse kazanacağını öğretir.
  3. Yaşına uygun sorumluluk verin.
    Oyuncağını toplamak, odasını düzenlemek, sofraya yardım etmek… Sorumluluk alan çocuk, dünyanın sadece kendi etrafında dönmediğini öğrenir.
  4. Duygusunu anlayın ama davranışına sınır koyun.
    “Kızgın olabilirsin, üzülebilirsin; ama vuramazsın, bağıramazsın.” Duygular kabul edilir, yanlış davranışlar değil.
  5. Anne ve baba birlikte hareket etsin.
    Biri “hayır”, diğeri hemen “evet” dediğinde çocuk kuralı değil, açık kapıyı öğrenir. Tutarlı aile, çocuğun en büyük güven kaynağıdır.

Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir.

Ama çocukların anne babalarını yönettiği ve sınır koymanın suç sayıldığı bir dünyada, insan ister istemez bu alameti hatırlıyor ve kendi kendine şu soruyu soruyor:

Acaba biz gerçekten çocuk mu yetiştiriyoruz, yoksa yavaş yavaş kendi efendilerimizi mi büyütüyoruz?