Türkiye’de gündem artık bir düşünme alanı değil, bir tüketim nesnesi haline gelmiş durumda. Olaylar yaşanıyor, tartışılıyor gibi yapılıyor ve ardından çok kısa sürede unutuluyor. Yerine hemen yenisi konuyor. Bu döngü, yalnızca medya hızının değil, aynı zamanda toplumsal bilinç biçimimizin de bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Bir tür “fastfood gündem rejimi” içinde yaşıyoruz: hızlı üretilen, hızlı tüketilen ve besleyici olmayan bir bilgi akışı.

Bu hızın içinde en kritik kayıp, hafıza oluyor. Çünkü hatırlamak, yavaşlamayı gerektirir. Oysa bizde hız, neredeyse bir yaşam ideolojisi haline gelmiş durumda. Bir skandalın ömrü birkaç saat, bir ekonomik verinin etkisi bir gün, bir toplumsal travmanın yankısı ise birkaç sosyal medya döngüsünden ibaret. Sonra her şey yeniden sıfırlanıyor.

Tam da burada Nietzsche’nin kader ve kültür okumasına dönmek gerekir. Onun doğrudan “Türk kaderciliği” diye tanımladığı bir kavram; ancak kaderi pasif kabullenişe dönüştüren toplum tiplerine dair eleştirisi, bugün Türkiye’de gözlenen bazı toplumsal reflekslerle çarpıcı bir paralellik kurar. Nietzsche açısından kader, edilgen bir teslimiyet değil, bireyin gücünü dönüştürme kapasitesiyle ilgilidir. Oysa bizde kader, çoğu zaman sorumluluğun ertelenme biçimine dönüşür. “Böyle gelmiş böyle gider” cümlesi, yalnızca bir tespit değil, aynı zamanda düşünmeyi askıya alan bir zihinsel kapanmadır.

Bu kadercilik biçimi, gündemin hızlı tüketimiyle birleştiğinde daha da sorunlu bir tablo ortaya çıkar. Çünkü unutan bir toplum, kaderi değiştiremez; sadece tekrar eder. Hafıza kaybı ile kadercilik birleştiğinde ortaya çıkan şey, sürekli aynı sorunların farklı başlıklar altında yeniden üretilmesidir. Ekonomi, adalet, eğitim, gençlik… Hepsi konuşulur ama hiçbirinin gerçek anlamda çözüm sürecine evrildiği bir süreklilik oluşmaz.

Freudyen bir perspektiften bakıldığında ise bu tablo daha derin bir düzleme oturur. Freud’un bastırma ve tekrar zorlantısı kavramları, toplumsal ölçekte de okunabilir. Bastırılan her mesele, bilinçdışında yok olmaz; yalnızca farklı biçimlerde geri döner. Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur: çözülemeyen her toplumsal sorun, yeni bir gündem başlığı altında geri gelir. Ancak bu dönüş, çözüm üretmek için değil, dikkat dağıtmak için işlev görür.

Freud’un “tekrar zorlantısı” dediği şey, bireyin travmayı çözmeden tekrar tekrar yaşamasına benzer. Toplum düzeyinde ise bu, aynı yapısal sorunların farklı olaylar üzerinden yeniden üretilmesi anlamına gelir. Bu nedenle her yeni gündem, aslında eski çözülmemiş meselelerin üzerini örten bir perde işlevi görür. Perde kalktığında ise değişen bir şey yoktur.

Fastfood gündem tam da burada devreye girer. Çünkü bu sistem, bastırmayı kolaylaştırır. Hızlı tüketim, düşünmenin yerini alır. Derinlik yerine yüzeysellik, süreklilik yerine anlık tepki hâkim olur. Bu durum, yalnızca medya düzeniyle açıklanamaz; aynı zamanda toplumsal psikolojinin de bir sonucudur.

Nietzsche’nin eleştirdiği türden kaderci edilgenlik ile Freud’un tarif ettiği bastırma döngüsü birleştiğinde ortaya çıkan yapı şudur: Ne hatırlayan ne de dönüştüren bir toplumsal zihin. Sadece tepki veren, sonra unutan ve yeniden tepki veren bir yapı.

Bugün asıl mesele yeni bir gündem başlığı değil, bu döngünün kendisidir. Çünkü meseleler değişmiyor; yalnızca üzerlerine yeni etiketler yapıştırılıyor. Ve her yeni etiket, bir öncekinin sorumluluğunu görünmez kılıyor.

Bir toplum, gündemini hızlı tüketmeye başladığında aslında kendi hafızasını da hızla tüketmeye başlar. Hafızasını tüketen bir toplum ise yalnızca bugünü değil, geleceği de yüzeyselleştirir.