Türkiye’de bankacılık sektörü uzun yıllar boyunca “altın çağını” yaşadı.
Özellikle 2005 sonrası dönemde düşük batık kredi oranları, yüksek faiz marjları ve büyüyen ekonomi sayesinde bankalar adeta para bastı. O kadar yüksek kârlılıklar oluştu ki, sektör bu seviyeleri “normal” kabul etmeye başladı.
Ama artık tablo değişiyor.
Bugün bankaların önünde çok daha zor bir denklem var.
BDDK’nın kredi büyümesine yönelik sınırlamaları, sermaye baskısı, regülasyon yükü ve en önemlisi paranın maliyetindeki sert yükseliş bankacılığı eski rahat günlerinden uzaklaştırdı.
Eskiden mevduatı düşük maliyetle toplayıp bol kepçe kredi veren sistem artık işlemiyor.
Faiz yüksek. Fonlama pahalı. Risk iştahı düşük. Kredi vermek eskisi kadar kazandırmıyor.
Hal böyle olunca bankalar yeni gelir kapısı aramaya başladı.
Buldukları adres belli:
Vatandaşın cebindeki son kuruş.
Bugün herhangi bir banka şubesine girin.
Nefes almanın bile ücretlendirilmediğine şükredersiniz.
Havale ücreti.
EFT ücreti.
Kart aidatı.
SMS ücreti.
Hesap işletim bedeli.
Dosya masrafı.
Erken kapama cezası.
Ekspertiz bedeli.
Neredeyse bankaya adım atanın sırtına “ayak bastı parası” yükleniyor.
Son açıklanan banka bilançolarına baktığınızda durum çok net görülüyor.
Birçok banka artık esas kazancı faiz gelirinden değil, ücret ve komisyon gelirlerinden elde ediyor.
Yani bankacılık sistemi üretimi, yatırımı ve ticareti finanse eden yapı olmaktan çıkıp tahsilat makinesine dönüşüyor.
Daha da vahimi şu:
Bankalar artık banka gibi davranmıyor.
Sigorta şirketlerinin satış ofisi gibi çalışıyorlar.
Şubeye kredi çekmeye gidiyorsunuz, önünüze önce sigorta poliçesi geliyor.
Kredi kartı almak istiyorsunuz, yanında hayat sigortası.
Mevduat hesabı açıyorsunuz, bireysel emeklilik baskısı.
Çünkü artık asıl hedef finansal aracılık değil; komisyon.
Üstelik bu satışların arkasında sektörün konuşmaktan korktuğu başka bir gerçek var:
Çalışanlara uygulanan ağır baskı düzeni.
Bankacılarla konuşun.
Bugün sektörün en büyük problemi ekonomi değil, psikoloji.
Şubelerde hedef baskısı dayanılmaz noktaya ulaşmış durumda.
Personelin önüne günlük sigorta kotası, kredi kartı kotası, çapraz satış hedefi konuluyor.
Tutturamazsa ne oluyor?
Mobbing.
Performans baskısı.
Aşağılama.
Sürgün tehdidi.
Prim kesintisi.
Öyle bir noktaya gelinmiş durumda ki, birçok bankacı artık antidepresan kullanmadan çalışamadığını anlatıyor.
Çünkü bankacılık mesleği finans uzmanlığından çıkıp çağrı merkezi baskısına dönüşmüş durumda.
Ve şimdi iş daha da vahim bir yere gidiyor.
Türkiye’nin en büyük ailelerinden birine ait olduğu bilinen büyük bir özel bankayla ilgili kulislerde dolaşan iddialar sektör adına utanç verici.
İddiaya göre banka “kârlılık seferberliği” ilan etmiş durumda.
Ve personelin planlanmış izinleri ikinci bir emre kadar iptal edilmiş.
Bir düşünün.
İnsanlar aylar öncesinden tatil planı yapıyor.
Çocuğuyla program yapıyor.
Uçak bileti alıyor.
Otel ayarlıyor.
Sonra banka çıkıp diyor ki:
“Daha fazla kâr etmem lazım. İzniniz iptal.”
Bu mudur kurumsallık?
Bu mudur insan kaynağı yönetimi?
Bu mudur modern bankacılık?
Burası banka mı, köle pazarı mı?
Çalışma hayatının en temel hakkı olan izin hakkını bile “kârlılık operasyonuna” çeviren anlayış kabul edilebilir değildir.
Burada sorulması gereken çok net sorular var:
Bu ülkede çalışma hukuku yok mu?
Çalışma Bakanlığı ne yapıyor?
Sendikalar neden sessiz?
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu sadece bilançoları mı denetliyor?
Çünkü unutulmaması gereken gerçek şudur:
Bir bankanın bilançosu güçlü olabilir.
Ama çalışanı tükenmişse o kurum aslında çürümeye başlamıştır.
Bugün bankalar müşteriyi ücret ve komisyonla, çalışanı ise baskı ve mobbingle yönetmeye çalışıyor.
Bu model sürdürülebilir değil.
Finans sistemi güven işidir.
Güvenin olmadığı yerde ne müşteri kalır ne çalışan.
Geriye sadece tabela kalır.