Türkiye’de son dönemde yayımlanan kamuoyu araştırmalarına baktığımızda ilk bakışta ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Hemen her araştırma, kendi örneklemi ve yöntemi içerisinde farklı bir sonuç ortaya koyuyor. Kimi araştırmada AK Parti birinci, kimi araştırmada Yeni Parti birinci sırada. Kimi araştırmada CHP hâlâ güçlü bir aktör olarak görünürken, kimi araştırmada ciddi biçimde geriye düşüyor.
Fakat bütün bu farklılıkların altında daha önemli bir ortaklık var:
Seçmen kitleleri henüz büyük ölçekte yer değiştirmiş görünmüyor.
Nitekim son araştırmalardan birinde ASAL, AK Parti'yi yüzde 33,4, Yeni Parti'yi yüzde 21,2, DEM Parti'yi yüzde 9,5, CHP'yi yüzde 9,2 ve MHP'yi yüzde 8,5 olarak ölçtü. Buna karşılık SONAR'ın 5 Ağustos tarihli araştırmasında Yeni Parti yüzde 34,3 ile birinci, AK Parti yüzde 30,2 ile ikinci görünüyordu.
Gündemar'ın Temmuz araştırması ise Yeni Parti'yi yüzde 38,6, AK Parti'yi yüzde 27,4 gösterirken, GENAR'ın aynı döneme ilişkin araştırmasında AK Parti yüzde 35,4, CHP yüzde 15,4 ve Yeni Parti yüzde 14,5 olarak ölçülmüştü.
Dolayısıyla araştırmalar arasında ciddi farklar var. Fakat bu farkların bize söylediği başka bir şey daha bulunuyor:
Türkiye seçmeni henüz siyasi tercihlerinde büyük bir çözülme yaşamıyor.
Peki bunun sebebi ne?
Bunun iki ihtimali var.
Birincisi, seçmen gerçekten yapılan siyaseti, yaşanan gelişmeleri, ekonomik tabloyu, iktidarın veya muhalefetin attığı adımları değerlendiriyor fakat bütün bunlara rağmen temel siyasi aidiyetini değiştirmiyor.
Eğer durum buysa, Türkiye siyaseti açısından çok daha önemli bir problemle karşı karşıyayız.
Çünkü o zaman seçmen, siyasetin kendisini değil, siyasi hafızasını oyluyor demektir.
Yani bugün ne yapıldığından çok, dün ne yaşandığı belirleyici hale geliyor.
Bir parti bugün yanlış yapıyor olabilir ama seçmen onu geçmişteki kimliği nedeniyle desteklemeye devam ediyor. Başka bir parti bugün doğru bir şey söylüyor olabilir ama geçmişte oluşturduğu imaj nedeniyle karşılık bulamıyor.
Böyle bir durumda siyaset kendisini yenileyemez.
Çünkü seçmen değişmediği için siyasetçi de değişmek zorunda kalmaz.
Siyasetçi seçmene, seçmen de siyasetçiye alışır.
Ve sonunda ortaya şu garip denklem çıkar:
Herkes siyasetten şikâyet eder ama hiç kimse siyasi tercihini değiştirmez.
İşte siyasetin tıkandığı yer tam da burasıdır.
Çünkü demokratik sistemin temel mekanizması, seçmenin gerektiğinde iktidarı veya muhalefeti cezalandırabilmesidir. Eğer seçmen bütün yaşananlara rağmen yalnızca alışkanlıkları, korkuları, geçmiş hesaplaşmaları veya kimlik aidiyetleri üzerinden oy kullanıyorsa, siyasetçiye verilen mesaj da değişmez.
Siyasetçi de kendisini değiştirme ihtiyacı hissetmez.
Fakat ikinci ihtimal daha da düşündürücüdür.
Acaba seçmen tercihini gerçekten değiştirdiği halde bunu araştırmacıya söylemekten mi çekiniyor?
Bu ihtimali de bütünüyle göz ardı edemeyiz.
Bir insanın sandıkta vereceği oy ile bir kamuoyu araştırmasında söylediği oy aynı şey olmak zorunda değildir.
Çünkü sandıkta kimseye hesap vermek zorunda olmayan seçmen, araştırmacının karşısında kendi tercihini açıklarken “Bunu söylersem başıma bir iş gelir mi?”, “Beni bir yere koyarlar mı?”, “Bu cevap daha sonra karşıma çıkar mı?” gibi bilinçli veya bilinçsiz kaygılar taşıyabilir.
Bu kaygının gerçek olup olmadığını yalnızca anket sonuçlarından çıkarmak elbette mümkün değildir.
Ama böyle bir kaygının toplumda bulunması ihtimali bile başlı başına önemli bir demokratik sorundur.
Çünkü demokrasi yalnızca insanların sandıkta özgürce oy kullanması değildir.
İnsanların düşüncesini, tercihini ve eleştirisini de korkmadan ifade edebilmesidir.
Son GENAR araştırması bu açıdan ayrıca ilginç bir örnek sunuyor. Araştırmada AK Parti yüzde 34,9 ile birinci, Yeni Parti yüzde 19,1 ile ikinci, CHP ise yüzde 7 ile altıncı sırada ölçüldü. Aynı araştırmada “Terörsüz Türkiye” sürecine destek yüzde 61,6 olarak verilirken, destek parti tabanlarına göre ciddi biçimde farklılaşıyordu.
Bu tür sonuçlar bize aslında seçmenin tek bir davranış kalıbıyla açıklanamayacağını gösteriyor.
Belki de Türkiye'de aynı anda iki seçmen davranışı var.
Bir bölümü gerçekten “Benim partim ne yaparsa yapsın, ben yine ona oy veririm” diyor.
Bir başka bölümü ise siyasi tercihini değiştirmiş olmasına rağmen bunu açıklamıyor.
Ve üçüncü bir kesim, henüz kararını vermemiş olsa bile, alıştığı siyasi kimliklerden tamamen kopamıyor.
Bu nedenle bugün anketlerin bize sorması gereken soru yalnızca “Kime oy vereceksiniz?” olmamalı.
Belki daha önemli soru şu:
“Bugün oy verdiğiniz partiye ilk kez oy verecek olsaydınız yine aynı tercihi yapar mıydınız?”
Bir başka soru da şu olabilir:
“Oy tercihinizi değiştirdiğinizi çevrenizde rahatlıkla söyleyebilir misiniz?”
İşte bu soruların cevapları, Türkiye'deki siyasi durağanlığın gerçek nedenini ortaya çıkarabilir.
Çünkü mesele yalnızca seçmenin kime oy verdiği değildir.
Mesele, neden hâlâ aynı yere oy verdiğidir.
Eğer seçmen yapılan siyaseti önemsemiyor, yalnızca siyasi ezberlerini tekrar ediyorsa siyaset kendi çıkmazını kendi eliyle üretmektedir.
Eğer seçmen tercihini değiştirdiği halde bunu söylemekten çekiniyorsa, o zaman sorun yalnızca siyasetin değil, toplumun ifade özgürlüğü ve güven duygusunun da sorunudur.
Her iki ihtimal de Türkiye demokrasisi açısından üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.
Belki de bugün Türkiye'nin en önemli siyasi sorusu,
“Hangi parti önde?” değil.
“Seçmen gerçekten özgürce tercih mi yapıyor, yoksa kendisine öğretilmiş siyasi kimliklerin içinde mi oy kullanıyor?”
sorusudur.
Çünkü bir toplumda sandık değişmiyorsa bunun iki nedeni olabilir:
Toplum değişmek istemiyordur.
Ya da,
toplum değiştiğini söylemeye cesaret edemiyordur.
İkinci ihtimal doğruysa, elimizde yalnızca bir seçim araştırması problemi değil, çok daha derin bir demokrasi ve güven problemi var demektir.