Manayı geç, kulağı tırmalıyor. Çirkin kelam. Ayrımcılık, ötekileştirme, kutuplaşma…

İnsan ruhunu yoran ve vicdanı rahatsız eden kelimeler. Bunlar, herkesin karşı olduğunu söylediği ama hayatının bir köşesinde yaşatıp zulada tuttuğu kavramlar. Acı ama gerçek; insanlık, yüzyıllardır birbirini “biz” ve “onlar” diye ayırmaktan vazgeçmedi.

Bir futbol maçında arkadaşın bir anda düşmanın oluyor. Siyaset konuşuluyor, herkes birbirine kin kusmaya başlıyor. Din konusu açılıyor, saflar tutuluyor. Farklı fikirlere tahammül göstermiyoruz. Sonra da kendimize medeni diyoruz.

Oysa dünya tarihine baktığımızda, insanlığın en büyük felaketlerinin temelinde hep aynı hastalık yatıyor: “Benim gibi olmayan kötüdür” düşüncesi.

Hitler milyonlarca Yahudi'yi bu düşünceyle katletti. Srebrenitsa'da insanlar kurşuna dizildi. Rwanda'da yüz binlerce insan etnik kimliği yüzünden paramparça edildi. Amerika'da siyahiler yıllarca insan yerine konulmadı; George Floyd'un “Nefes alamıyorum” çığlığı bütün dünyanın yüzüne tokat gibi çarptı. Şimdi İsrail Yahudileri katliam yapıyor. Mezhebinden, kökeninden, dilinden dolayı bebekleri bombalıyor, insanları öldürüyor, okulları yakıyor.

Bütün bunların ortak noktası ne biliyor musunuz? Fanatizm.
Kişilerin düşüncelerini, ideolojilerini, tuttukları takımı, inandıkları dini; insanlığının önüne koyması.
Bugün Türkiye'de yaşanan gerilimlerin özeti de tam olarak bu: taraf olmak. O taraf, bu taraf, şu taraf…
Herkes kendi fikrine karşı olanı düşman ilan etmiş durumda. İnsanlar artık birbirini dinlemiyor. Sadece saldırmak için konuşuyorlar. Karşısındakini anlamaya çalışmak yerine onu susturmaya çalışıyorlar.
Hâlbuki karşımızdaki; bir siyasi görüşten, bir etnik kimlikten, bir mezhepten çok daha fazlası. Onlar da bizim gibi acı çeken, korkan, umut eden insanlar. İki gözleri ve atan bir kalpleri var.

İnsanları etiketlere sığdırıyoruz. Kategorize ediyoruz. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, sağcı, solcu, muhafazakâr, laik… Sonra da o etiketler üzerinden nefret üretiyoruz.

Kimse şunu kabul etmek istemiyor: Her insanın kendi doğruları, kendi yanlışları vardır. Elbette evrensel doğrular vardır; zulüm kötüdür, cinayet kötüdür, haksızlık kötüdür. Bunlar tartışılmaz. Ama bireysel düşünceler, yaşam biçimleri ve inançlar insanın kendisine aittir. Sorun da tam burada başlıyor zaten.
İnsanlar fikir paylaşmıyor; fikir dayatıyor. Herkes birbirini kendi rengine boyamaya çalışıyor.
Karşındaki beyaza siyah diyorsa, ona saldırmanın ne faydası var? İnsanların düşüncelerini zorla değiştirmeye çalışmak, boşa kürek çekmektir. Gerçek bilgelik; herkesi kendine benzetmek değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmek, senin gibi düşünmeyene saygı duyabilmektir.
Bugün dünyanın en büyük sorunu ekonomik kriz, teknoloji ve savaşlar gibi görünse de asıl problem; insanların birbirlerinden nefret etmeyi öğrenmiş olmalarıdır.

Sosyal medya kin kusuyor. Televizyonlar kutuplaştırıyor. Siyaset ayrıştırıyor. İnsanlar düşünmeden taraf oluyor. Ve en acısı, herkes haklı olduğunu sanıyor. Oysa mezarlıklar, “Ben haklıyım” diyen insanlarla dolu.
Birbirimizi sevebilsek, saygı duyabilsek… Dinlemeyi başarabilsek…
Belki dünya çok daha güzel bir yer olacak.

Diğer ülkeler beni ilgilendirmez. Biz aynı milletin insanlarıyız. Aynı toprağın çocuklarıyız. Birbirimizi düşman gibi görmek yerine omuz omuza yaşamayı öğrenmek zorundayız. Çünkü ayrımcılık büyüdüğünde insanlığımızı zehirler.

Irkçılık, fanatizm ve nefret; kanayan bir yaradır. Ve o yara kapanmadıkça, medeniyet dediğimiz şey sadece süslü bir yalandan ibaret kalacaktır.

Umarım insanlar birbirine kimlikleriyle değil, insanlıklarıyla bakmayı başarabilir. Umarım “taraf” olmak yerine “birlik” olmayı öğrenebiliriz. Unutmamak lazım; nefret savaşının kazananı olmaz.