
“Çığlıklarımızın Gömüldüğü Toplu Mezarlık” benim bir 12 Eylül hatırlatmamdır…
12 Eylül 1980…
Üzerinden tam 46 yıl geçti.
Dile kolay…
46 yıl boyunca her 12 Eylül geldiğinde aynı tarihe yeniden dönüyor, o karanlık günlerin ardında nelerin kaldığını hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyoruz.
***
Ben 12 Eylül’ü hep şöyle tarif ediyorum yıllardır; “12 Eylül 1980 Çığlıklarımızın Gömüldüğü Toplu Bir Mezarlık…”
Çünkü o günlerde çok şey gömüldü.
Gençlik gömüldü.
Hayaller gömüldü.
Dostluklar gömüldü.
Özgürlük duygusu gömüldü.
Kimi insanların hayatları, kimi insanların umutları, kimi insanların gençlikleri o karanlığın altında kaldı.
İşkenceler…
Gözaltılar…
Cezaevleri…
İdamlar…
Sözde kaçarken vurulanlar(!)
Ve bütün bunların arasında duyulmayan çığlıklar…
Fakat bugün geriye dönüp baktığımda, 12 Eylül’ü yalnızca bunlarla hatırlamanın da eksik olduğunu düşünüyorum.
Çünkü o karanlığın içerisinde, çığlıklarımızı duyan insanlar da vardı.
Bizim derdimizi kendi derdi bilenler…
Bizim sıkıntımızı kendi sıkıntısı sayanlar…
Bizim için zamanını, emeğini, parasını, huzurunu ortaya koyanlar…
Elbette önce ailelerimiz vardı.
Evlatlarının başına ne geldiğini öğrenmek için kapı kapı dolaşan, cezaevlerinin önünde bekleyen, çocuklarının acısını kendi yüreğinde taşıyan anne babalarımız…
Ama bir de bizim gücümüzün tükendiği/yetmediği yerde, bizim adımıza konuşan, bizim için kapı çalan, bizim arkamızda dimdik duran ağabeylerimiz vardı.
İzmir’den bugün bir çırpıda sayabileceğim isimler var; Hacı Cevat Güldoğan, Hacı Ömer Kaplan, Sıddık Sami Topaloğlu, Semih Uşaklıoğlu, Alpaslan Saygıner, Mehmet Karanfil, Abdullah Baltacı…
Ve daha niceleri…
Onların her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir fedakârlığı vardır.
Ama bugün özellikle bir ismin önünde durmak istiyorum; Hacı Cevat Güldoğan ağabeyin…
Çünkü bazı insanlar vardır; hayatınızın bir döneminde yanınızda bulunmuş gibi görünürler ama aslında hayatınızın tamamına dokunmuşlardır.
Cevat ağabey benim için böyle bir insandı.
12 Eylül sonrasında İzmir’de ülkücü hareketin yaşadığı büyük sıkıntıların içerisinde, maddî ve manevî olarak fedakârlık yapan, zamanını ve emeğini ortaya koyan insanların başında geliyordu.
Hacı Ömer Kaplan ağabey ile birlikte, o zor yıllarda İzmir’de birçok insanın elinden tutan, birçok ailenin kapısını çalan, birçok gencin yanında duran isimlerdendi.
Bunu yaparken de bir gün karşılığını almak gibi bir hesapları yoktu.
Bir siyasi gelecek hesabı yoktu.
Bir makam beklentisi yoktu.
Birileri kendilerini alkışlasın diye yapmıyorlardı.
Onlar, inandıkları değerlerin gereğini yaptıkları için yapıyorlardı.
Belki de asıl büyüklükleri buradaydı.
Çünkü insan bazen başkasının arkasında dururken aslında kendi vicdanının arkasında durur.
Cevat ağabey de bizim yalnızca arkamızda durmadı.
Kendi vicdanının arkasında da durdu.
Kendi ahlâkının…
Kendi ülkücülüğünün…
Kendi milliyetçiliğinin…
Kendi insanlık anlayışının…
Ve bunu hiçbir zaman siyasi bir ranta çevirmedi.
Hayatının bir döneminde yaptığı fedakârlıkları, ileride kendisine tahsil edilecek bir alacak senedi gibi taşımadı.
“Ben sizin için şunu yaptım” demedi.
Bunun karşılığında nankörlük yapan olsa da acı acı gülümsedi. Tek laf etmedi.
Belki de bu yüzden onların yaptıklarının büyüklüğünü yıllar sonra daha iyi anlıyoruz.
Çünkü insan bazı değerleri yaşarken değil, kaybedince fark ediyor.
Ben de Cevat ağabeyi kaybettiğimizde, yıllardır yaptığımız sohbetlerin, anlattığımız hatıraların ve 12 Eylül’ü konuşurken sürekli kendimizden bahsetmemizin büyük bir eksikliğini fark ettim.
Biz hep: “Biz ne yaşadık?” diye sorduk.
“Biz neler çektik?” dedik.
“Biz hangi işkencelerden geçtik?”
“Biz hangi cezaevlerinde yattık?”
“Biz hangi günleri gördük?”
Elbette bunlar anlatılmalı.
Unutulmamalı. Unutturulmamalı.
Fakat bir soru daha sormalıyız; bizim için kimler vardı?
Biz cezaevindeyken kimler kapımızı çaldı?
Biz susturulmuşken kimler konuştu?
Biz çaresizken kimler çare aradı?
Bizim ailelerimizin yanında kimler durdu?
Biz çocuk yaşta korkularımızla mücadele ederken kimler bize “yalnız değilsiniz” dedi?
İşte hafızamızın eksik tarafı biraz da burasıdır.
Kendi acılarımızı anlatırken, o acıları paylaşan insanları yeterince anlatmadık.
Ta ki onları kaybedene kadar…
***
Ben İzmir’de Cevat ağabeye son görevimi yapmak üzere cenazesine katıldığımda bunu bir kez daha düşündüm.
Toprağa tevdi ettik.
Fatihalar okuduk.
Kur’an’lar gönderdik.
Hakkımızı helal ettik.
Ama içimden ona başka bir şey daha söyledim; “Abi… Çocukluğumdan itibaren hayatımda kendimi değerli hissettiren insanların başında geldin.”
İnsana bundan daha büyük bir miras bırakılabilir mi?
Bir insanın hayatına dokunmak…
Bir çocuğa, bir gence, bir insana “Sen değerlisin” duygusunu verebilmek…
Belki de dünyada kazanılabilecek en büyük servet budur.
Cevat ağabey, Diyarbakır’ın Çüngüş ilçesinden İzmir’e gelmiş kalabalık bir ailenin mensubuydu.
Ağabeyi Vedat Güldoğan gibi ülkücü hareketin daha ilk dönemlerinden itibaren bu davanın içerisinde yer almış, Diyarbakır’dan Elazığ’a, Güneydoğu’dan İzmir’e uzanan bir hayat içerisinde, milliyetçiler için, milliyetçilik için önemli fedakârlıklarda bulunmuştu.
Ama onun asıl bıraktığı miras ne bir makamdır ne bir mevki.
Ne bir servettir.
Ne de üzerinde ismi yazan bir koltuk…
İnsanların kalbinde bıraktığı izdir.
Benim gibi, benim kuşağım gibi, belki de binlerce insanın hayatına dokunmuş olmasıdır.
İşte 12 Eylül’ü anlatırken biraz da bunu anlatmalıyız.
Çünkü tarih yalnızca darbelerden, mahkemelerden, cezaevlerinden ve idamlardan ibaret değildir.
Tarih aynı zamanda insanın insana sahip çıkmasının hikâyesidir.
Karanlığın içerisinde ışık olanların hikâyesidir.
Korkunun içerisinde cesaret gösterenlerin hikâyesidir.
Herkes susarken konuşanların…
Herkes geri çekilirken öne çıkanların…
“Bana ne?” demek yerine “Ben ne yapabilirim?” diyenlerin hikâyesidir.
Belki bugün bizim en büyük vefa borcumuz da budur.
12 Eylül’ün mağdurlarını hatırlamak kadar, 12 Eylül’ün mağdurlarının yanında duranları da hatırlamak.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları acılarla değil, başkalarının acısını nasıl taşıdıklarıyla büyürler.
Cevat Güldoğan ağabey de benim hafızamda böyle yaşayacak.
Ve eminim ki huzura, rahmete ve cennete gitti.
İnşallah vakti ve zamanı geldiğinde, bu dünyada yarım kalan bütün güzel sohbetleri başka bir âlemde tamamlarız.
Sonsuzluk içerisinde yeniden buluşuruz.
Ve belki o zaman, bu dünyada adam gibi bir adamla beraber olmanın hazzını ve mükâfatını daha iyi anlarız.
Bugün 12 Eylül’ü hatırlarken onun adını da anıyorum.
Hacı Cevat Güldoğan ağabeyi…
Hacı Ömer Kaplan’ı ağabeyi…
Sıddık Sami Topaloğlu’nu ağabeyi…
Semih Uşaklıoğlu’nu ağabeyi…
Alpaslan Saygıner’i ağabeyi…
Mehmet Karanfil’i ağabeyi…
Abdullah Baltacı’yı ağabeyi…
Ve o karanlık günlerde kendi vicdanının arkasında duran bütün isimsiz kahramanları… Kaybettiklerimize rahmet, sağ olanlarımıza sağlık ve huzur dileyerek anıyoruz…
Onlar olmasaydı belki yaşadığımız acılar aynı acılar olurdu; ama biz o acıların içerisinde kendimizi yalnız kalmış “yalnızlaşmış” hissederdik. O’nlar bizi yalnızlaştırmayanlardı…
***
Bugün 12 Eylül’ün 46 yıl sonrasından geçmişe bakarken bir kez daha anlıyorum; bazı insanlar geçmişte kalmaz. Onlar, insanın karakterine, ruhuna yerleşir.
Ve insan, hayatına dokunanları kaybettiğinde aslında sadece bir insanı değil, kendi geçmişinin bir parçasını da toprağa verir. Kendinizde en önemli parça ile defin yapmış olursunuz.
Cevat ağabeyim…
Mekânın cennet olsun.
Seni unutmayacağız.
Ama bundan daha önemlisi; seni kendimizden söz ettiğimiz kadar anlatmayı, seni yaşadığımız kadar hatırlamayı/hatırlatmayı bir vicdan, bir adamlık borcu sayacağız.
Çünkü vefa, sadece ölünün arkasından konuşmak değildir.
Vefa, onun yaptığı iyiliği gelecek nesillere taşıyabilmektir.
12 Eylül’ü hatırlamak da yalnızca çığlıkları hatırlamak değildir.
O çığlıkların arasında insan kalmayı başaranları hatırlamaktır.
Diyarbakır Çüngüş’ün ve İzmir’in delikanlı abisi; hoşça kal yiğit ağabeyim hoşça kal…