Türkiye’de medya ve siyaset kurumunun, daha doğrusu iktidardaki siyasilerin gösterdiği uyum ayrıca incelenmeli. Her alanda vasat ve vasat altı bir yönetim sergileyen bu yönetim, medya ile ilişkilerinde nasıl oluyor da bu kadar başarılı olabiliyor?

Açılım sürecinde medya üzerinden kurulan gündem belirleme mekanizmasını izlerken iki soru aklımı sürekli meşgul ediyordu. Birincisi, medyanın tekelleşmesi ve manipülasyon karşısında alternatif medyanın gelişememesi. İkincisi ise, M. Ali Birand’ın “on askerden aşağı şehit olursa haber olmaz” sözünde olduğu gibi, bir olayın haber olma eşiğini kimin belirlediği.

Geçen hafta, bu soruları yeniden hatırlatan ve medyanın büyük ölçüde görmezden geldiği önemli bir haber vardı. Reuters’ın geçtiği ve Türkçe yayın yapan DW’nin aktardığı bu haber, normal bir ülkede ya hükümet ya da ilgili bakanı düşürecek nitelikteydi.

DW’nin haberine göre; Reuters’a konuşan “üst düzey” bir yetkili, iki aşamada toplam dokuz bin PKK’lının Türkiye’ye dönüşüne izin verilmesinin planlandığını, buna ilişkin düzenlemenin bu ay içinde parlamentoya sunulmasının beklendiğini söyledi.

Bu haber ne ana akım ne de muhalif medyada gerektiği kadar yer buldu. İktidar ve muhalefet konuyu gündemine almadı. “Kim bu üst düzey yetkili, yetkiyi kimden aldı, teklifi parlamentoya kim sunacak?” soruları sorulmadı. Konu neredeyse hiç sorgulanmadı.

Şimdiye kadar tutarsızlıklarıyla seçmenlerini defalarca hayal kırıklığına uğratan Cumhur İttifakı bileşenleri, ancak talimatla açıklanabilecek geri manevralarını izah etme gereği bile duymuyor. Disipline edilmiş medya ve seçmenleriyle tüm kurumları itibarsızlaştırma sürecine devam ediyorlar.

Neyse ki sosyal medya var da bazı gelişmelerden haberdar olabiliyoruz. Örneğin, bebek katili ile bir türlü kendini feshetmeyen PKK arasında 2 Mayıs’ta yapılan telekonferansın tutanaklarını “Veryansıntv”de yayınlanan Erdem Atay’ın haberinden öğrendik. DW’nin haberiyle örtüşen bu tutanaklardaki ifadelerin, ifşa ve itirafların kabul edilmesi mümkün değil. Tutanaklarda “PKK’lıların toplumsal ve siyasal hayata dönüşlerini düzenleyecek” kanunun “Öcalan’ın görüşleri doğrultusunda” hazırlanacağı belirtiliyor. Öcalan fiilen siyasi bir aktör haline gelmiş durumda, ancak muhterem medyamız ve aziz toplumumuz bunu görmezden gelmeyi tercih ediyor.

Kerkük’te yaşananlara karşı da ana akım medya yine kör. Peşmerge’nin Türkmenlere yönelik uygulamaları, açılım sürecinin olası sonuçları için bir ön gösterim gibi. İktidar, Kerkük’te yaşananların görülmesini ve bilinmesini istemiyor.

Sosyal medya dışında kontrol edilemeyen mecra kalmadı; onun da şalteri hükümetin elinde. Buna rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Adama değil, hukuka ve ahlaka sadakat, bu çıkmaz görünen yolu açacaktır.

Tarafların birbirlerine, toplumun da tüm aktörlere güven duymamasını anlamak için geçmişteki tutumlarına bakmak yeterlidir.

TBMM, Cumhur İttifakı bileşenlerinin seçim vaatlerinin tam tersine hareket etmelerine rağmen Türkiye’nin en itibarlı kurumudur. Bu nedenle, birbirlerine güven vermeyen bütün taraflar TBMM’nin manevi kimliğine sığınmış durumdadır.

Ancak Meclisin itibarını en çok koruması gereken TBMM başkanının tarafsız olmadığı bu süreçte, Cumhur İttifakı ile örgütün birbirlerinin güvenini sağlaması, Türk milletini rahatlatmayacak ve gereken güven ortamını oluşturmayacaktır.