İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’da yaşanan görüntüler tüm dünyanın gündemine oturdu. On binlerce insanın aynı gün Avrupa Birliği sınırına yönelmesi, doğal olarak birçok iddiayı da beraberinde getirdi. Kimileri bunun Fas’ın siyasi bir hamlesi olduğunu öne sürdü, kimileri İspanya’nın son dönemdeki politikaları nedeniyle cezalandırıldığını savundu.
Bu iddiaların hangisinin doğru olduğu tam bilinemese de Ceuta sınırında yaşananlar, sadece siyasi bir kriz değil; kağıt üstündeki hukuki idealizm ile sahadaki acı gerçeklerin çarpışmasıdır.
Mahkeme kararı mı, söylentiler mi?
Temmuz ayında İspanya Yüksek Mahkemesi, "Deniz yoluyla gelen göçmenler derhâl geri çevrilemez; her birey için tek tek inceleme yapılmalı" kararını verdi. İlk bakışta insan hakları perspektifinden güçlü bir karar gibi görünüyor: İnsan hakları korunuyor, usul güvence altına alınıyor.
Mahkeme; her kişi hakkında bireysel değerlendirme yapılmasını, kimlik tespitinin gerçekleştirilmesini, iltica talebinde bulunma imkânının tanınmasını ve geri gönderme kararının hukuki usule uygun şekilde tesis edilmesini istedi. Başka bir ifadeyle karar, devletin sınırlarını koruma yetkisini ortadan kaldırmadı; bu yetkinin hukuk devleti ilkesi çerçevesinde kullanılmasını zorunlu kıldı.
Peki, sahadaki insan kaçakçılığı şebekeleri bu kararı nasıl okudu?
"İspanya kapıları açtı, gelen kimseyi geri gönderemiyorlar!"
İşte kopuş tam olarak burada başlıyor. Hukukun "usuli güvence" dediği şey, kaçakçıların elinde kitlesel bir göç çağrısına dönüşüyor. Mahkeme salondakiler kuralların "otomatik kabul" anlamına gelmediğini sanadursun; sınırın ötesinde oluşturulan algı, binlerce insanı dalgaların arasına atmaya yetiyor.
Göç Hukuku ile Sınır Güvenliği arasında
Bu tablo Türkiye’ye hiç yabancı değil. 2020’de Edirne sınırında yaşananlar ile bugün Ceuta’da yaşananlar aynı illüzyonun parçası.
Uluslararası göç hukuku, devletlerden hem sınır güvenliğini sağlamalarını hem de her birey için temel hak güvencelerini eksiksiz işletmelerini bekliyor. Teoride doğru görünen bu denge, on binlerce kişinin aynı anda sınıra dayandığı anlarda ciddi bir uygulama sorununa dönüşüyor.
Sınır kapısına 50 bin kişi dayandığında "bireysel dosya incelemesi" yapamazsınız. Bu kuralı koyup ardından devletlerden sınır güvenliği beklemek, açıkça göz boyamaktır. Nitekim Yunanistan dün Edirne’de ne yaptıysa, İspanya da bugün Ceuta’da aynısını yapmak zorunda kalıyor: Söylemde hukuk devleti, eylemde sert müdahale.
Ceuta krizi bize şunu gösterdi: Gerçeklikten kopuk hukuki kararlar, insan haklarını korumuyor; aksine, çaresiz insanları yanıltarak tehlikenin kucağına itiyor.
Uluslararası göç hukuku, dijital çağın ve insan kaçakçılarının hızına yetişmek zorunda. Aksi takdirde, idealist yargıçların imzaladığı her karar metni, Akdeniz’de yeni faciaların ve sınırlardaki kaosun davetiyesi olmaya devam edecek.