Türkiye’de enflasyon sadece sayılardan ibaret bir tablo değildir; aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin yaşadığı somut, günlük gerçekliktir. TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranları, ağırlıklı bir tüketici sepetine göre hesaplanır. Ancak bu sepet, her bireyin ya da her hanenin harcama alışkanlıklarını yansıtmaz. Bu nedenle manşet enflasyon rakamı –örneğin %35 ya da %40 gibi oranlar– birçok dar gelirli veya ücretli için yaşanılan gerçek enflasyonu anlatmakta yetersiz kalır. Neden mi? Çünkü “ağırlık her şeydir.”
TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi), belirli bir ortalama hanenin harcamalarını temsil etmek üzere oluşturulmuş sepetle hesaplanır. Bu sepette her mal ve hizmetin belirli bir “ağırlığı” vardır. Örneğin, kira harcamalarının TÜFE sepetindeki ağırlığı %6,8’dir. Ancak Türkiye’de hanehalklarının %27,6’sı kirada oturuyor. Bu, kabaca her dört haneden birinin kira ödediği anlamına gelir. Üstelik büyük şehirlerde bu oran çok daha yüksektir. Kiracılar için enflasyon, manşet oranlardan çok daha yüksek hissedilir; çünkü gelirlerinin önemli bir kısmı hızla artan kiralara gitmektedir.
Benzer bir örnek otomobil sahipliğinde görülebilir. Otomobil harcamalarının sepet içindeki ağırlığı %6,3’tür. Ancak araç sahipliği oranı %19’dur. Yani her beş kişiden biri otomobil sahibidir ve bu grup için yakıt, bakım, sigorta ve vergi gibi kalemlerdeki fiyat artışları doğrudan etkileyicidir. Buna karşılık, otobüs, minibüs gibi toplu ulaşım harcamalarının sepet içindeki ağırlığı yalnızca %1,78’dir. Ancak dar gelirli bireylerin bu hizmetlere bağımlılığı çok daha yüksektir. Bu durum, gelir düzeyi düştükçe sepetin yapısının da farklılaştığını ve enflasyonun bireyler üzerindeki etkisinin değiştiğini açıkça gösterir.
Dar gelirli vatandaşlar için gıda, kira ve ulaşım gibi temel kalemler, toplam harcamalar içindeki payın çok büyük bir kısmını oluşturur. Öyle ki 2023 yılında vatandaşlar gelirlerinin %20,6’sını gıdaya ayırırken, 2024’te bu oran %18,5’e geriledi. Peki, bu iki puanlık azalma ne anlama geliyor? Temel ihtiyaçlardan kısmak zorunda kalan bireyler bu farkı başka bir alana, yani kiraya aktarmak zorunda kaldı. 2024 yılında gelirlerin yaklaşık %26’sı kiraya harcanıyor. Bu dramatik artış, enflasyonun özellikle barınma krizine dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
Manşet enflasyonun herkes için aynı hissedilmemesinin temel nedeni, “tek bir enflasyon yoktur” ilkesinde yatar. Her bireyin kendi tüketim sepeti farklıdır. Bu nedenle yüksek gelirliler için enflasyon görece daha düşük hissedilirken, düşük gelirli kesimler için gıda, kira ve toplu ulaşım gibi kalemlerdeki artışlar çok daha yakıcıdır. Hatta bazı araştırmalar, Türkiye’de en alt gelir dilimindeki bireylerin gerçek enflasyonu %60-70 seviyelerinde hissettiğini ortaya koymaktadır. Bu oran, resmi TÜİK rakamlarının neredeyse iki katıdır.
Enflasyon aynı zamanda gelir dağılımını da bozan bir mekanizmadır. Sabit gelirli memurlar, emekliler ve asgari ücretliler için enflasyon “örtülü bir vergi” işlevi görür. Bu gruplar, fiyat artışları karşısında gelirlerini koruyamadıkça alım güçleri erir. Kira ve gıda gibi temel harcamalara daha fazla pay ayırmak zorunda kaldıkça, eğitim, sağlık, kültür gibi alanlardan feragat ederler. Böylece yaşam kalitesi de geriler.
Sonuç olarak, Türkiye’de enflasyon sadece bir fiyat artışı meselesi değil, aynı zamanda bir sosyal adalet ve gelir dağılımı sorunudur. İstatistiksel ortalamalara hapsolmuş bir enflasyon tanımı, toplumun büyük bir bölümünün yaşadığı gerçeklikten uzak kalır. Bu nedenle enflasyonu analiz ederken sepet ağırlıklarının ve toplumun farklı kesimlerinin tüketim alışkanlıklarının dikkate alınması büyük önem taşır. Gerçek bir ekonomik iyileşme, yalnızca manşet rakamları düşürmekle değil, aynı zamanda halkın hissettiği enflasyonu da kontrol altına almakla mümkündür. Aksi takdirde, “resmi” iyileşme yalnızca kâğıt üzerinde kalır, sokakta ise hayat daha da zorlaşır.