15 Temmuz denildiğinde yine aynı cümleleri duyacağız:
“FETÖ ile mücadele kararlılıkla sürüyor.”
Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Bu yazının amacı FETÖ terör örgütünü masum göstermek, işlediği suçları hafifletmek ya da herhangi bir mazeret üretmek değildir. 15 Temmuz, Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı gerçekleştirilmiş kanlı bir darbe girişimidir. Bu yapının emperyal güçlerle kurduğu ilişkiler ve ülkemize verdiği zarar tartışma götürmeyecek kadar açıktır.
Benim üzerinde durduğum konu farklıdır.
Ben, bir terör örgütünün sadece güvenlik tedbirleriyle tamamen ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağını sorguluyorum.
Çünkü tarihe baktığımızda görüyoruz ki yalnızca insanları cezalandırarak, liderleri etkisiz hâle getirerek ya da mahkeme kararlarıyla bir düşünceyi tamamen ortadan kaldırmak her zaman mümkün olmamıştır.
Deniz Gezmiş’in idam edilmeden önce söylediği rivayet edilen şu söz de aslında bu gerçeğe işaret eder:
“Beni asıyorsunuz ama meseleyi de bacaklarından asıyorsunuz. Bu mesele bitecek bir mesele değildir.”
İnsanlar ölür.
Liderler ölür.
Ancak onları ayakta tutan sosyoloji doğru okunmazsa aynı anlayış, farklı isimlerle ve farklı yöntemlerle yeniden karşımıza çıkabilir.
Şimdi bambaşka bir örnek verelim.
12 Eylül darbesi sonrasında Alparslan Türkeş hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Aynı günlerde kendisine isterse yurt dışına çıkabileceği yönünde haberler ulaştırıldığı anlatılır.
Fakat o, “Benim evlatlarım işkence görürken, cezaevlerinde çile çekerken benim kaçmam söz konusu olamaz.” diyerek ülkesinde kalmayı ve cezaevine girmeyi tercih etti.
Muhsin Yazıcıoğlu da aynı yolu seçti.
Darbecilerin hesap edemediği gerçek buydu.
Lider kaçmayınca hareket dağılmadı.
Lider bedel ödeyince ülkücü hareket cezaevlerinde yeniden filizlendi.
Şimdi aynı soruyu FETÖ açısından soralım.
Fethullah Gülen neredeydi?
Kurmay heyeti neredeydi?
Türkiye’de binlerce insan cezaevine girerken, aileleri parçalanırken, mallarına el konulurken, çocukları babalarından ayrı büyürken onları yıllarca peşinden sürükleyen kadrolar hangi bedeli ödedi?
Türkiye’de mi yargılandılar?
Türk cezaevlerinde mi kaldılar?
Yoksa binlerce kilometre ötede güvenlik içinde yaşamayı mı tercih ettiler?
Bir hareketi bitiren bazen mahkeme kararları değildir.
Bir hareketi asıl bitiren, tabanın liderine olan inancını kaybetmesidir.
Kanaatimce mücadelede en önemli eksiklerden biri de tam burada ortaya çıktı.
Yıllarca “ibadet”, “ticaret”, “ihanet” ayrımı konuşuldu.
Fakat şu gerçek yeterince anlatılabildi mi?
“Sizi bu yola çıkaranlar sizi yalnız bıraktılar.”
“Siz bedel öderken onlar kaçtı.”
“Siz çocuklarınızdan ayrı kaldınız, onlar torunlarını özgürce sevdiler.”
“Siz mallarınızı kaybettiniz, onlar hayatlarına yurt dışında devam ettiler.”
İnsanlar önce bir lidere inanırlar.
Lider ilk fırtınada gemiyi terk etmişse, geride kalanların kalbinde önce şüphe, sonra kırgınlık, sonunda da öfke büyür.
Bu psikoloji doğru analiz edilseydi, belki bugün çok daha farklı bir toplumsal sonuç ortaya çıkabilirdi.
Ben hukuku tartışmıyorum.
Suç işleyen herkes hukuk önünde hesap vermelidir.
Ben sosyolojiyi tartışıyorum.
Liderlik ahlakını tartışıyorum.
Çünkü tarih bize aynı gerçeği defalarca göstermiştir.
Lider, en zor günde mensuplarıyla aynı kaderi paylaşabiliyorsa hareket yaşamaya devam eder.
Lider, ilk tehlikede yalnızca kendisini kurtarmayı seçiyorsa hareket önce ruhunu, sonra geleceğini kaybetmeye başlar.
Ancak benim dikkat çekmek istediğim asıl tehlike bundan da büyüktür.
Yarın aynı anlayışın yeniden “FETÖ” adıyla ortaya çıkması gerekmiyor.
Başka bir isimle…
Başka bir marka ile…
Başka bir cemaat, vakıf, dernek ya da farklı ideolojik ambalajlarla…
Kutsallarımızı yeniden istismar edecek başka yapılar da ortaya çıkabilir.
Emperyal projeler isim değiştirir; yöntem değiştirir; kullandıkları maskeleri değiştirir. Değişmeyen ise iyi niyetli insanları kullanma yöntemleridir.
Bu nedenle mücadele sadece bir örgütü tasfiye etmekle sınırlı kalmamalıdır.
Asıl mücadele, milletimizin inancını, vicdanını ve kutsallarını istismar ederek taban oluşturmaya çalışan işbirlikçi anlayışa karşı verilmelidir.
15 Temmuz’u gerçekten anlamak isteyenler sadece mahkeme dosyalarına değil, insan psikolojisine, liderlik anlayışına ve örgüt sosyolojisine de bakmalıdır.
Çünkü bazen bir hareketi silahlar değil, liderinin ilk tehlikede mensuplarını yalnız bırakması bitirir.
Fakat bir daha benzer yapılarla karşılaşmamak istiyorsak, yalnızca geçmişi yargılamak yetmez.
Geleceği de doğru okumak zorundayız.
Asıl soru şudur:
Milletimizin kutsallarını yeniden istismar edecek benzer işbirlikçi yapılar ortaya çıkmadan, gerekli toplumsal bağışıklığı oluşturabildik mi?