Bizim piyasaların en sevdiği şey; kulis arkası dedikodularla coşup, fısıltı gazetesiyle pozisyon almak.

Bir süredir ekonomi kulislerinde, borsa koridorlarında, kahve sohbetlerinde ve sosyal medyanın o çok bilmiş ses odalarında bir laftır dönüyor:

"Duydun mu, bizim Merkez Bankası ile FED kapı arkasında el sıkışmış, 50 milyar dolarlık devasa bir swap hattı açılıyormuş."

İnsanın içinden şöyle derin bir "Hadi inşallah" demek geçiyor…

Düşünsenize, Merkez’in kasasına bir kalemde 50 milyar dolarcık taze, gıcır gıcır likidite girecek.

Kur gerileyecek, CDS’ler tepetaklak olacak, piyasa nefes alacak, enflasyon beklentileri kırılacak...

Süper bir senaryo.

Ama durun, hemen gaza gelip elde avuçta ne kadar dolar varsa atıp borsaya koşmaya kalkmayın.

Çünkü madalyonun birde öbür yüzü var.

Öncelikle ne Ankara’dan ne de Washington’dan daha çıt çıkmış değil.

Yani şu an elimizde "imzalandı, bitti" diyebileceğimiz somut, ıslak imzalı tek bir belge bile yok.

Ortada büyük bir iddia var ama resmiyette eller boş.

Peki, bu ateş olmayan yerden çıkan dumanın kaynağı ne?

Aslında mevzu, ABD’li yatırım bankası Jefferies'in yayınladığı bir strateji ve değerlendirme raporuna dayanıyor.

Adamlar oturmuş, küresel piyasaları analiz ederken bir senaryo çalışmış.

Demişler ki: "Türkiye son dönemde makro dengelemede rasyonel adımlar atılıyor, faiz politikası düzeliyor ve Batıyla ilişkiler yeniden rayına oturtuluyor. Tıpkı geçmişte Meksika’ya, Arjantin’e yapıldığı gibi, Fed Türkiye için de bir dolar swap hattı oluşturabilir."

Ama tekrar ediyorum bu bir “senaryo”...

Peki bizim piyasacı uyanıklar ne yapıyor?

Bu teorik analizi allayıp pullayıp, "Hayırlı olsun, anlaşma tamam" diye servis ediyor.

Milleti resmen manipüle edip; Geleceğe dair bir analizi, bitmiş bir aksiyonmuş gibi pazarlıyor.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım.

FED dediğiniz kurum, küresel finans sisteminin nihai nakit veznesidir ve öyle canının her istediğine, sadece "Aferin, politikalarını düzeltiyorsun" diye milyar milyar dolarları bi çırpıda ateşlemez.

FED’in swap hatları kurumsal olarak çok katı kurallara bağlıdır.

Evet Avrupa, İngiltere, Japonya, İsviçre ve Kanada gibi "büyük abilerle" kalıcı, kesintisiz hatları vardır ama;

Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere ancak küresel bir yangın çıktığında (2008 büyük finans krizi ya da 2020 pandemisi gibi) geçici ve yangın söndürme amaçlı pencereler açar.

Ve bu pencereler açılırken sadece sizin enflasyon oranınıza, faiz kararlarınıza bakılmaz.

Masada çok daha büyük, çok daha çetrefilli bir kumar oynanır ve bunun adı; jeopolitik dengedir.

Eğer bir gün FED ile TCMB arasında böyle bir hat gerçekten açılırsa, bilin ki bu ekonomik bir ödülden ziyade, jeopolitik bir satranç hamlesi olacaktır.

Yani verilen para karşılığında büyük tavizler alınacaktır.

Türkiye’nin Doğu Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Akdeniz’den Orta Asya’ya uzanan o meşhur coğrafi konumu, enerji koridorlarının tam ortasında durması, göç yollarını kontrol etmesi ve NATO’daki askeri ağırlığı, Washington’ın Ankara’yı kendi etki alanında ve öngörülebilir bir zeminde tutmak istemesine yol açacaktır.

Üstelik IMF gibi egemenlik haklarına burnunu sokan, kapınıza denetçiler gönderen ve iç siyasette el yakan hantal programlar yerine, iki merkez bankasının sessiz sedasız swap yapması iki taraf için de çok daha esnek, çok daha şık ve bol tavizli bir finansal köprüdür.

Ekonomi diplomasisinde "balon uçurma" diye bir taktik vardır.

Bazen taraflar milyar dolarlık bir anlaşma yapmadan önce piyasaya kontrollü bir sızıntı yaparlar.

Bakalım kur ne tepki veriyor, risk primi nereye gidiyor, muhalefet ne diyor, kamuoyu bunu nasıl fonluyor diye izlerler.

Bir nevi nabız yoklamasıdır bu.

Belki de şu an tam olarak o süreçlerden birinin içindeyiz, kim bilir?

Ancak net bir resmi açıklama, mesela Merkez Bankası’nın analitik bilançosunda o meşhur kalemde bir değişim görmeden bu sızıntılara dayanarak pozisyon almak, finansal intihardan başka bişey değil.

Peki, diyelim ki piyasanın duası kabul oldu, o sızıntılar gerçeğe dönüştü ve o 50 milyar dolar bir sabah hesaplarımıza geçti.

O zaman ne olur?

Kısa vadede tam anlamıyla bir piyasa dopingi yaşanır.

Merkez Bankası'nın brüt ve özellikle hepimizin pürdikkat izlediği "swap hariç net rezervleri" bir anda makyajlanır, algı muazzam güçlü bir hale gelir.

Piyasaya "Bu ülkenin arkasında dünyanın en likit parasını basan Fed var" sinyali gidince, Türkiye’nin temerrüt riskini fiyatlayan CDS primleri hızla aşağı çakılır.

Bu da hem devletin hem de Türk bankalarının dışarıdan çok daha ucuza borçlanabilmesi demektir.

Döviz kuru üzerindeki o spekülatif baskı bıçak gibi kesilir, Türk lirası varlıklara olan küresel talep artar ve uluslararası dev fonlar "Güvenli liman onaylandı" diyerek ülkeye sıcak para akıtmaya başlar.

Buraya kadar her şey tam bir pembe dizi.

Bakın madalyonun bir de öbür yüzü var…

Ve asıl tehlike orada başlıyor.

Finans dünyasında hiçbir dış kaynak, yapısal sorunların kalıcı çözümü olamaz.

Dışarıdan gelen bu devasa ve zahmetsiz likidite, bizde her zaman tehlikeli bir "reform rehaveti" yaratır.

"Nasılsa para geldi, kasa doldu" rahatlığıyla; acı reçeteleri, yapılması gereken vergi reformunu, iş gücü piyasası düzenlemelerini ve üretimde yerlileşme hamlelerini yine halının altına süpürürüz.

Geçici parayla dönen çarklar, temeldeki kronik cari açık ve dış borç bağımlılığı hastalığını tedavi etmez, sadece ağrısını keser, hastalığı maskeler.

Üstelik FED’e bu kadar büyük bir göbek bağıyla bağlanmak, yarın bir gün yaşanacak en ufak bir diplomatik gerilimde o hattın kapatılması tehdidini de masaya getirir.

Bu da Ankara’nın dış politikasında manevra alanını daraltır, elini zayıflatır.

Uzun lafın kısası dostlar;

50 milyar dolarlık FED swapı şu an için sadece tatlı, cazip bir piyasa rüyasından ibaret.

Konuşulması, senaryolar üretilmesi normal ve piyasaya psikolojik bir rahatlama vermesi de anlaşılabilir.

Ancak ekonomi tarihinin bize attığı en büyük şamar hep aynı gerçeği fısıldıyor: El parasıyla saadet, taşıma suyla değirmen dönmez.

Kalıcı bir finansal istikrar ve gerçek bir refah istiyorsak; dışarıdan gelecek sıcak paranın gölgesine sığınmak yerine, kurumların bağımsızlığına, hukukun üstünlüğüne, öngörülebilir rasyonel politikalara ve üretime dayalı yapısal reformlara odaklanmak zorundayız.

Gerisi sadece günü kurtarmak, geleceği ise ipotek etmektir.

Benden söylemesi.