Dibe eşitlenen hayatlar, bir maaş bordrosu bir Pazar filesi..

Ayın başı. Bir emekli, bankamatikten maaşını çekiyor. Ekranda beliren rakama bir an daha uzun bakıyor; çünkü artık alışkanlık haline gelen o kısa tereddüt anı var. “Eksik mi yatırıldı?” Hayır, eksik değil. Zaten bu. Ardından birkaç saat sonra aynı kişi semt pazarında, elindeki fileyle tezgâhların arasında dolaşıyor. Etin yanından geçiyor, peynire bakıyor, meyvede duraksıyor. File doluyor ama ağırlaşmıyor. O gün eve giren gıda miktarıyla, hayatın ağırlığı arasında ters bir oran var. İşte Türkiye’de gelir dağılımının geldiği nokta, çoğu zaman tek bir bordroda ve tek bir pazar filesinde özetlenebiliyor.

Bu manzara artık istisna değil. Sıradan. Hatta konuşulmayan ama herkesin bildiği bir gerçek. Türkiye’de açıklanan her yeni ekonomik veri, bu sahneyi biraz daha çoğaltıyor. Enflasyon oranları, büyüme yüzdeleri ya da bütçe tabloları bir yana; asıl tablo, bankamatik önlerinde, kiralık ev ilanlarında ve mutfak masalarında kuruluyor. Gelir dağılımı bozuldu demek yetersiz kalıyor. Daha doğru ifade şu: Toplum dibe doğru eşitleniyor.

Bu eşitlenme sürecinde sessizce oluşan bir parya sınıf var. Ne sistemin tamamen dışında ne de içinde. Çalışıyor ama yoksul, emekli oluyor ama geçinemiyor, yardım alıyor ama hak sahibi sayılmıyor. Geçici bir krizden değil, kalıcı bir düzenden söz ediyoruz. Bu sınıf artık “zor zamanların mağduru” değil; yeni ekonomik düzenin görünmeyen taşıyıcısı.

Gelir uçurumunun ne kadar derinleştiğini gösteren en sembolik kararlardan biri, emekli maaşları üzerinden alındı. Seyyanen zamlarla en altta eşitleme yapıldı. Farklı meslekler, farklı prim günleri, farklı emek hikâyeleri neredeyse tek bir rakamda buluşturuldu. Daha çarpıcı olan ise bu tercihin siyasal alanda ciddi bir itiraz üretmemesiydi. Sağ sustu, sol sustu. Bu sessizlik, teknik bir düzenlemeden çok daha fazlasını anlatıyor: Yoksulluğun artık kabul edilebilir bir taban olarak görüldüğünü.

Sorun eşitlemenin kendisi değil; eşitlemenin yönü. Yukarıya doğru bir dengeleme değil, aşağıda buluşma. Herkesin daha iyi yaşaması için değil, kimsenin daha fazlasını talep etmemesi için yapılan bir ayar. Bu, gelir dağılımındaki bozulmanın artık bir kriz başlığı değil, yönetilebilir bir durum olarak ele alındığını gösteriyor.

Bu tablo, toplumun kabul eşiğini hızla aşağı çekiyor. Dün itiraz edilen koşullar, bugün “idare edilir” sayılıyor. Dün geçici denilen fedakârlıklar, bugün kalıcı hale geliyor. Emekli için et alamamak, genç için ev hayalinin silinmesi, çalışan için tatilin lüks sayılması artık şaşırtmıyor. Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü insanlar sadece yoksullaşmıyor; daha azıyla yaşamaya alıştırılıyor.

Bu alışma hali tesadüf değil. Sürekli “daha kötüsü de var” deniyor. Krizler kıyaslanıyor, acılar yarıştırılıyor. Böylece herkesin bakması gereken yer yukarı değil, biraz daha aşağı oluyor. Kendi hayatına değil, başkasının daha zor koşullarına bakarak teselli üreten bir toplumsal psikoloji kuruluyor. Yoksulluk böyle yönetiliyor.

Ortaya çıkan parya sınıf, sadece ekonomik olarak değil, siyasal olarak da görünmez. Talepleri büyük başlıklara dönüşmez, gündem kurmaz. Çünkü bu sınıf için siyaset, hak arama alanı olmaktan çıkıp sabır telkinlerinin tekrarlandığı bir sahneye dönüşmüştür. Yardım vardır ama hak yoktur. Destek vardır ama güvence yoktur. Geçicilik kalıcılaşmıştır.

Gelir dağılımındaki uçurum büyüdükçe, toplum ortak bir hayat duygusunu da kaybediyor. Aynı şehirde yaşayanlar artık aynı dünyada yaşamıyor. Biri fiyat etiketlerine bakmadan tüketirken, diğeri ay sonunu getirmeyi başarı sayıyor. Bu kopuş sadece maddi değil; ahlaki ve duygusal bir mesafe de yaratıyor. Ve bu mesafe büyüdükçe, eşitsizlik sorgulanmaz hale geliyor.

Belki de en ürkütücü olan şu: Bu düzen artık şaşırtmıyor. Tepki değil, kabullenme üretiyor. Oysa gelir dağılımındaki bozulma sadece cebimizi değil, toplum olma fikrini de aşındırıyor. Daha az talep eden, daha az bekleyen, daha az itiraz eden bir toplum inşa ediliyor.

Türkiye’nin önündeki mesele sadece büyüme rakamlarını düzeltmek değil. Asıl soru şu: Bu düzen kimin için sürdürülebilir? Eğer cevap, geniş kesimler için “katlanılabilir bir yoksulluk” ise, o zaman konuşmamız gereken şey kalkınma değil, normalleştirilen eşitsizliktir. Çünkü eşitsizlik normalleştiğinde, yoksulluk kader olur. Kader olduğunda ise, bir bankamatik ekranına bakıp sessizce kabullenmekten başka geriye pek bir şey kalmaz.