Türkiye'nin önünde bugün yalnızca bir “Terörsüz Türkiye” meselesi yok. Daha büyük, daha karmaşık ve birbirine bağlı bir güvenlik denkleminin içinden geçiyoruz.
Bir tarafta Abdullah Öcalan ve PKK üzerinden yürütülen yeni dönem var. TBMM'den geçen çerçeve yasa ile süreç artık yalnızca siyasi açıklamaların konusu olmaktan çıkıp hukuki bir zemine taşınmış durumda. Öcalan'a yeni süreç içerisinde verilecek rolün ne olacağı da önümüzdeki günlerin önemli tartışmalarından biri.
Fakat tam da burada bir başka soruyu sormamız gerekiyor:
Türkiye toplumu bu sürecin neresinde?
Çünkü devletlerin masalarda kurduğu hesaplarla toplumların hayatlarında taşıdığı hafıza aynı şey değil.
Türkiye insanı artık geçmişteki Türkiye insanı değil.
Otuz, kırk yıl önce güvenlik adına kendisinden istenen fedakârlığı bugün aynı kolaylıkla kabul etmeyebilir. Çünkü toplum yalnızca terörün bitmesini değil, terörün bitmesinin kendisine ne getireceğini de bilmek istiyor.
“Şehitler gelmeyecek” elbette başlı başına büyük bir kazanımdır.
Ama artık bunun yanında başka sorular da var:
Devlet neyi garanti ediyor? Kim ne kazanıyor? Kim ne kaybediyor? Bundan sonra hukuk nasıl işleyecek?
Bu soruların sorulmasını sürece karşı çıkmak olarak görmek büyük hata olur.
Çünkü toplumun barış istemesi ile temkinli olması birbirine zıt değildir.
Hatta tam tersine...
Bugünün Türkiye'sinde barışa verilen destek, daha fazla açıklık ve daha fazla güvence talebiyle birlikte geliyor.
Üstelik içerideki bu hassasiyet, dışarıdaki gelişmelerden bağımsız değil.
İran dosyasına bakalım.
PJAK'ın İran'daki gelişmeler karşısında nasıl konumlanacağı tartışılıyor. Örgütün kendi açıklamalarında dahi İran'daki Kürtlerin geleceği konusunda yeni bir dönemin başlayabileceği görülüyor.
İran'ın zayıflaması veya içeride yeni bir çatışma alanının oluşması, Türkiye açısından yalnızca İran'ın iç meselesi değildir.
Çünkü Türkiye'nin hemen yanı başında yeni bir Kürt silahlı yapılanmasının ortaya çıkması ihtimali, Ankara'nın Suriye ve Irak tecrübeleriyle birlikte değerlendirmek zorunda olduğu bir güvenlik meselesidir.
Tam burada İsrail faktörü devreye giriyor.
İsrail'in Suriye'deki Türkiye'nin askeri yapılanmasına ilişkin hamleleri ve iki ülke arasında Suriye sahasında sürtüşmeyi önlemek amacıyla temas kurulduğuna ilişkin haberler, bölgedeki dengelerin ne kadar hızlı değiştiğini gösteriyor.
Yani Türkiye bir yandan içeride terörü bitirmeye çalışırken, diğer tarafta terörün ve silahlı yapıların beslendiği bölgesel zeminin değişmesiyle karşı karşıya.
Ve bütün bunların üzerine Kıbrıs geliyor.
Kıbrıs'ta askeri hazırlıkların yeniden değerlendirilmesi, Türkiye ile KKTC arasındaki stratejik ilişkinin önemi ve Doğu Akdeniz'deki enerji başlıkları, adanın Türkiye açısından hâlâ yalnızca bir dış politika konusu olmadığını gösteriyor. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in KKTC'deki gelişmeler ve güvenlik riskleri nedeniyle askeri hazırlık durumunun güncellendiğini açıklaması da bunun göstergelerinden biri.
Güney Kıbrıs'ın Türkiye-KKTC doğal gaz hattını Birleşmiş Milletler'e şikâyet etmesi ise enerji meselesinin dahi artık doğrudan jeopolitik rekabetin parçası olduğunu gösteriyor.
Bütün bunları üst üste koyduğumuzda insanın endişelenmemesi mümkün değil.
Öcalan ve PKK süreci...
PJAK ve İran...
İsrail'in Suriye ve bölgedeki hesapları...
Kıbrıs ve Doğu Akdeniz...
Bunların hiçbiri birbirinden tamamen bağımsız dosyalar değil.
Ama burada bir başka gerçeği de görmek zorundayız.
Türkiye toplumu artık “devlet ne diyorsa doğrudur, biz de gereğini yaparız” noktasında değil.
Bu, devletin zayıflaması değildir.
Tam tersine, toplumun değişmesidir.
İnsanlar artık daha fazla soru soruyor. Daha fazla hesap soruyor. Kendi çocuklarının geleceğini, cebindeki parayı, yaşadığı şehrin güvenliğini, ülkenin hukuk düzenini düşünüyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyduğu şey yalnızca güçlü devlet aklı değildir.
Güven veren devlet aklıdır.
Çünkü toplumdan yeni fedakârlıklar istenecekse bunun karşılığında toplumun da ikna edilmesi gerekir.
İnsanlara “ülke zor durumda, fedakârlık yapın” demek eskisi kadar yeterli olmayacaktır.
Çünkü toplum artık şunu soruyor:
Fedakârlığı hep biz mi yapacağız?
Bence önümüzdeki dönemin en kritik sorusu budur.
Türkiye elbette barış istemelidir.
Terörün bitmesini elbette istemelidir.
Komşularıyla savaş istememelidir.
Fakat barış adına güvenlikten vazgeçmeden, güvenlik adına demokrasiden vazgeçmeden, dış tehditler karşısında da içeride toplumsal rızayı tüketmeden yol almak zorundadır.
Çünkü Türkiye'nin bugün en büyük ihtiyacı, toplumu yeni bir fedakârlığa çağırmak değil;
toplumun devlete, devletin de topluma yeniden güvenmesini sağlayacak bir düzen kurmaktır.
Endişelenmek için gerçekten çok sebebimiz var.
Ama toplumun artık her söyleneni sorgulaması, her fedakârlığı otomatik olarak kabul etmemesi ve kendi geleceği konusunda daha fazla söz sahibi olmak istemesi de aslında korkulacak değil, güvenilecek bir durumdur.
Belki de bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey tam olarak budur:
Endişeyi büyütmeden tehlikeyi görmek, umudu büyütmeden de topluma güvenmek.