"Nasılsın?"
Belki de hayatımızda en sık kullandığımız sorulardan biri.
Sabah işe geldiğimizde soruyoruz.
Telefonda konuşmaya başlarken soruyoruz.
Mesajlaşırken yazıyoruz.
Uzun zamandır görmediğimiz birine rastladığımızda soruyoruz.
"Nasılsın?"
"İyiyim, sen?"
"Ben de iyiyim."
Ve konuşmaya devam ediyoruz.
Bazen de etmiyoruz.
Çünkü bu soru çoğu zaman gerçekten bir cevap beklemiyor.
Bir selamlaşma biçimine dönüşmüş durumda.
Tıpkı "Afiyet olsun" derken gerçekten yemeğin nasıl olduğunu merak etmememiz gibi.
"Nasılsın?" diyoruz ama karşımızdaki gerçekten anlatmaya başladığında ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Belki de çağımızın en çok kullanılan ama en az cevaplanan sorusu bu.
Çünkü gerçekten sorarsak, gerçekten dinlememiz gerekir
Birine gerçekten "Nasılsın?" diye sormak biraz cesaret istiyor.
Çünkü karşınızdaki "İyi değilim" diyebilir.
"Çok yoruldum" diyebilir.
"Bir süredir kendimi yalnız hissediyorum" diyebilir.
"İşimden nefret ediyorum" diyebilir.
"Ailemle ilgili bir şeyler yolunda gitmiyor" diyebilir.
"Ne yapacağımı bilmiyorum" diyebilir.
Ve o noktada sıradan bir sohbet olmaktan çıkıyor.
Artık cevap vermeniz gerekiyor.
Dinlemeniz gerekiyor.
Belki bir süre sessiz kalmanız gerekiyor.
Belki de verecek hiçbir cevabınız olmadan yalnızca orada durmanız gerekiyor.
Oysa hepimizin acele ettiği bir dünyada, bir insanın gerçekten anlatmaya başlaması bazen beklemediğimiz kadar büyük bir zaman istiyor.
Bu yüzden "Nasılsın?" sorusunu çoğu zaman güvenli bir mesafede tutuyoruz.
Soruyoruz ama kapıyı tam açmıyoruz.
Hepimizin söylemeye hazır birkaç cevabı var:
"İyiyim."
"Yoğun biraz."
"Koşturuyorum."
"Şükür."
"İdare ediyoruz."
Bunlar hayatımızın hazır cevapları.
Gerçekten nasıl olduğumuzu anlatmak yerine, karşı tarafın da daha fazla soru sormasına gerek bırakmayacak cümleler.
Çünkü bazen biz de biliyoruz:
Gerçekten anlatırsak konu uzayacak.
Ve belki karşımızdaki bunu duymaya hazır değil.
Belki biz anlatmaya hazır değiliz.
Belki de artık birbirimizin hayatına o kadar uzun süre ayırmaya alışık değiliz.
Bir arkadaşımız "Nasılsın?" diye soruyor.
"İyiyim."
Oysa belki hiç iyi değiliz.
Ama "iyi değilim" demek, arkasından gelecek soruları da beraberinde getiriyor.
"Neden?"
"Ne oldu?"
"Ne zamandır böyle?"
"Bir şey yapabilir miyim?"
Bazen insanın anlatmaya değil, yalnızca bir süre anlaşılmaya ihtiyacı oluyor.
Ama bunu istemek bile zorlaştı.
Konuşmak kadar dinlemek de bir beceri.
Fakat günümüzün iletişim biçimi bize çoğu zaman dinlemekten çok cevap vermeyi öğretiyor.
Birisi derdini anlatıyor.
Biz kendi yaşadığımız benzer bir olayı anlatıyoruz.
"Ben de geçen sene aynısını yaşadım."
Birisi bir sorunundan bahsediyor.
Hemen çözüm öneriyoruz.
"Sen bence şöyle yap."
Birisi üzgün olduğunu söylüyor.
Teselli etmeye çalışıyoruz.
"Boş ver, geçer."
İyi niyetle söylüyoruz bunları.
Ama bazen insanın ihtiyacı çözüm değil.
Teselli değil. Tavsiye hiç değil.
Sadece duyulmak.
Bazen birinin "Bunu yaşaman gerçekten zor olmalı" demesi, uzun uzun verilen tavsiyelerden daha kıymetli.
Çünkü her konuşmanın sonunda bir çözüm çıkması gerekmiyor.
Bazı konuşmalar yalnızca iki insanın birbirinin yüküne birkaç dakika ortak olması için var.
Birbirimizin hayatını biliyoruz ama birbirimizi tanıyor muyuz?
İletişim hiç olmadığı kadar kolay.
Bir mesaj atabiliyoruz.
Bir fotoğraf gönderebiliyoruz.
Birbirimizin nerede olduğunu biliyoruz.
Ne yaptığımızı görüyoruz.
Doğum günlerini hatırlatan uygulamalar var.
Yıllar önce çekilmiş fotoğrafları telefonlarımız yeniden önümüze çıkarıyor. Ama bütün bu kolaylığın içinde tuhaf bir şey oldu.
Birbirimizden haberdar olmakla birbirimizle gerçekten ilgilenmek arasındaki fark büyüdü.
Bir arkadaşımızın yeni işini biliyoruz.
Ama o işte mutlu olup olmadığını bilmiyoruz.
Bir yakınımızın tatile gittiğini görüyoruz.
Ama dönüşte neden daha yorgun olduğunu sormuyoruz.
Birinin fotoğraflarında gülümsediğini görüyoruz.
Ama son zamanlarda gerçekten nasıl hissettiğini bilmiyoruz.
Çünkü görmek başka.
Bilmek başka.
Anlamak ise bambaşka.
Belki de birbirimize ayıracak daha az zamanımız var.
Bunu yalnızca insanların duyarsızlaşmasına bağlamak da haksızlık olur. (Yazar burada kendini kurtarmak istemiş)
Hepimiz yorulduk.
İşlerimiz var.
Yetiştirmemiz gereken şeyler var.
Kendi hayatımızın içinden çıkmaya çalışırken başkasının hayatına uzun uzun bakacak enerjiyi bulamadığımız zamanlar oluyor.
Bazen arkadaşımız arıyor ve telefonu açmak istemiyoruz.
Çünkü biliyoruz ki konuşursak yarım saat geçecek.
Oysa yarım saat önce de hiçbir şey yapmıyorduk belki.
Ama mesele zaman değil her zaman.
Birbirimize ayırabileceğimiz dikkati kaybediyoruz.
Bir insan konuşurken telefonumuza bakıyoruz.
Bir kahve içerken aklımız başka yerde oluyor.
Bir arkadaşımız derdini anlatırken ne cevap vereceğimizi düşünüyoruz.
Karşımızdaki cümlesini bitirmeden kendi cevabımızı hazırlıyoruz.
Belki de modern hayatın en büyük kıtlıklarından biri zaman değil.
Dikkat.
Belki de yapılabilecek en basit şey, bu soruyu yeniden ciddiye almak.
Birine "Nasılsın?" dediğimizde gerçekten cevabını beklemek.
"İyiyim" dediğinde gerçekten iyi olup olmadığını merak etmek.
Bir arkadaşımızın sesindeki değişikliği fark etmek.
Bir süredir görüşmediğimiz birini aramak.
Birinin anlattığı küçük bir ayrıntıyı haftalar sonra hatırlamak.
Ve bazen hiçbir şey söylemeden dinlemek.
Çünkü insan ilişkilerini ayakta tutan şey her zaman büyük jestler değil.
Bazen çok küçük şeyler.
"Geçen gün anlattığın mesele ne oldu?"
"İş görüşmen nasıl geçti?"
"Sen geçenlerde biraz yorgun görünüyordun, şimdi nasılsın?"
Bunlar basit sorular.
Ama karşımızdaki insana çok önemli bir şey söylüyorlar:
"Seni gerçekten dinledim."
Belki de hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu şey tam olarak bu.
Birinin bizi düzeltmesi değil.
Bize hayat dersi vermesi değil.
Bizi motive etmesi değil.
Sadece hayatımızın bir yerinde, gerçekten orada olması.
Belki bugün birine gerçekten "Nasılsın?" diyebiliriz
Ama bu kez cevabını bekleyerek.
Telefonu elimizden bırakıp.
Konuşmanın ortasında başka bir yere bakmadan.
Hemen kendi hikâyemizi anlatmadan.
Hemen çözüm önermeden.
Ve karşımızdaki "İyi değilim" derse, onu susturmak için acele etmeden.
Çünkü belki de bir insanın hayatında yapabileceğimiz en değerli şeylerden biri, onun bütün sorunlarını çözmek değil.
Bir süreliğine yalnız olmadığını hissettirmek.
"Nasılsın?" çok küçük bir soru.
Ama gerçekten sorulduğunda, iki insan arasında kocaman bir kapı açabilir.
Belki de o kapıyı uzun zamandır yalnızca alışkanlıktan çalıyoruz.
Şimdi bir sorum olacak…
Gerçekten, nasılsın?