Türk milletinin yapısını ve geleceğini, soğuk savaş döneminin gizli yapılarıyla değil; tarihinden gelen derin şuuru ve meşruiyet anlayışıyla okumak gerekir.
Türkiye’de yıllardır tartışılan ve her kriz döneminde yeniden gündeme taşınan kavramlardan biri de “derin devlettir”. Bu kavram, kimilerine göre NATO içindeki "Gladio" türü gizli yapılanmaların Türkiye şubesi; kimilerine göre ise Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan, görünmez ama etkili bir geleneksel devlet aklıdır. Devletin “resmi” kurumlarının dışında, kriz zamanlarında devreye girip işleri yoluna koyan bir tür "gizli güç", bir "gölge hükümet"... Ancak bu anlayış, ne kadar gerçektir? Daha da önemlisi, bu anlayış ne kadar sağlıklı, meşru ve demokratiktir?
Toplumsal psikolojide, belirsizlik dönemlerinde insanlar umut edecekleri, güven duyacakları bir güç ararlar. Türkiye'de de yaşanan siyasi ve sosyal krizlerde, insanlar görünürdeki kurumlara güvenlerini yitirdiklerinde "perde arkasında bir akıl" olduğuna inanmayı tercih ederler. Bu inanç, aslında bir tür toplumsal savunma mekanizmasıdır. Gerçekliği sorgulanmadan kabul edilen bu tür inançlar, halkın bilinçaltında var olan “devlet bizi bırakmaz” fikrinin tezahürüdür.
Ancak bu, aynı zamanda bir ütopyadır. Uluslararası ilişkilerden, reel politikalardan, güç dengelerinden uzak bir kasaba milliyetçiliğinin beslediği, romantik ama tehlikeli bir yanılsamadır. Çünkü bu "gizli el" anlayışı, halkın demokratik haklarını kullanmak yerine, hayali kurtarıcılar beklemesine neden olur. Oysa halk, kendi iradesine ve kendi kurumlarına güvenmeyi öğrenmelidir.
Demokratik devletlerde güç meşruiyetle ve açıklıkla kullanılır. Hesap verilebilirlik, şeffaflık, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler temel kabul edilir. “Derin devlet” gibi görünmeyen ve denetlenemeyen yapılar ise doğrudan bu ilkeleri tehdit eder. Bu tür yapılanmalar, kaçınılmaz olarak devlet içinde paralel devlet olmaya başlar; siyasi cinayetlere, faili meçhullere, darbelere zemin hazırlar. Devletin içinden çıkan ve devletin meşru kurumlarını etkisizleştiren bu tür yapılar, en çok da milletin iradesini hedef alır.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, derin devlet değil, derin millettir.
Derin millet; tarih şuuru olan, kültürel köklerine sahip çıkan, hak ve sorumluluklarının bilincinde olan bir halktır. Bu halk, geçmişten aldığı ilhamla geleceğe yürürken kurumlarını korur, demokrasisine sahip çıkar. Derin millet anlayışı; gizli yapılara sığınmaz, aleni mücadele eder. Meşruiyeti, hukuk içinde arar. “Bir gün birileri gelir ve her şeyi düzeltir” anlayışını terk eder ve onun yerine “Biz, birlikte düzeltiriz” iradesini benimser.
Derin millet, geçmişle duygusal değil, sorumlu bir bağ kurar. Tarih onun için bir ideolojik silah değil, bir ders kitabıdır. Kendisini tarihe karşı sorumlu hisseder; hatalardan ders çıkarır, başarıları tekrar etmeye çalışır. Çünkü bilir ki milletin gerçek gücü, geçmişini romantize etmekte değil; geçmişin sorumluluğuyla geleceği inşa etmektedir.
Bugün artık “derin devlete” sığınmak, kurtuluşu görünmez yapılarda aramak, geçmişin tortularıyla bugünü anlamaya çalışmak, bu milletin omuzlarındaki yükü ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Türkiye’nin asıl ihtiyacı, görünmez akıllar değil; alenilik, hesap verilebilirlik, kurumsallık ve en önemlisi de tarih şuuruyla donanmış bilinçli ve ahlaklı bir millettir.
“Derin devlet” soğuk savaş döneminin ithal kavramlarından biridir. Dış güçlerin ve istihbarat savaşlarının şekillendirdiği bir zihniyetin yansımasıdır. Oysa Türk milletinin kimliği, bu tür yapay ve geçici kavramlarla değil; bin yıllık devlet geleneği, tarih şuuru ve kültürel derinliğiyle anlam kazanır. Bu topraklarda var olan esas güç; karanlıkta değil, tarih boyunca milletin omuz omuza verdiği o aydınlık yürüyüştedir.
Bugün her bir ferdin taşıması gereken onur, gizli yapılara aidiyet değil; "derin milletin” bir parçası olma gururudur. Çünkü derin millet; tarihine karşı sorumluluk hisseden, geleceğini iradesiyle inşa eden ve devletini şeffaflık, adalet ve liyakat temelinde ayakta tutmayı görev bilen ahlaklı bir halktır.
Türk milleti, kimliğini ve kaderini gizli güçlerin değil, kendi tarihinin ve değerlerinin üzerine inşa etmelidir. Bizim yolumuz, "soğuk savaşın karanlık kavramlarıyla" değil; derin tarihimizden süzülen hakikatle çizilmelidir.