Yine yeniden çözüm sürecinin fitilini ateşleyen Devlet Bahçeli, geçtiğimiz hafta bir gazeteye verdiği röportajda “Terörsüz Türkiye hedefiyle ilgili gelişmelerden memnun musunuz?” sorusuna; “Mesele şahsımın memnuniyetinden daha çok makul ve sonuç odaklı çalışmaların süreklilik içinde icrasıdır. Toplumsal huzur egemen olacaktır. Bundan dolayı da müsterihim.” cevabını verdi.
Cumhur İttifakı ve PKK’nın eş bakış açısıyla “çok önemli eşik” olarak gördükleri, TBMM Komisyonu’nun bebek katili, teröristbaşının ayağına gönderilmesinden sonra Öcalan’ın, SDG’ye silah bırakma çağrısını yinelemesi için umutla beklenti hüsranla sonuçlandı.
Bahçeli’nin 8 Eylül’de yaptığı ve 7 Ekim’de tekrarladığı “Öcalan’ın, yeni bir açıklamayla 27 Şubat çağrısının örgütün Suriye’deki kolunu da kapsadığını hatırlatması; bu çağrının yerine getirilmesi bu konudaki tartışmayı da bitirecektir.” açıklamasına aylardır suskun kalan Öcalan, bunun yerine “İçinde bulunduğumuz geçiş sürecinde özgün ve bütüncül hukuka dayalı bir barış yasasının gerçekleşmesiyle siyasi şiddet ve demokrasi dışı müdahale olgusu Türkiye gündeminden çıkacaktır.” açıklamasını yaptı.
Öcalan’ın kullandığı “bütüncül hukuk” ifadesine ne komisyon ne de muhalefet partileri gereken dikkati gösterdi.
Oysa Öcalan’ın kullandığı “bütüncül hukuk” ifadesi, aslında TBMM ve Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Bundan sonraki süreç en riskli süreçtir.” sözlerindeki saklı gerçeği açığa çıkartıyor.
Öcalan, “bütüncül hukuk” ifadesiyle, kamuoyunda Cumhur İttifakı’nın oluşturmaya çalıştığı algıyla uyumlu biçimde “Kürtlerin hukuk sistemine entegrasyonunu, demokratik toplum kurumlaşmasını, kimlik–kültür haklarının yasal-anayasal güvenceye alınmasını ve cezaevlerindeki hak ihlallerinin giderilmesini” istiyor.
Cumhur İttifakı’ndan beklentisini Öcalan, “kapsamlı hukuksal düzenlemeler” sözcüğünün içine gizleyerek ifade ederken PKK ise henüz “Türkiye ile müzakerelerin dahi başlamadığını” belirterek “Öcalan’ın serbest bırakılmasını” ön şart olarak dayatıyor.
Özetle, PKK’nın kendisini gerçekten tasfiyesi ve silah bırakması için şart koştuğu koşullar gerçekleşirse ortada Cumhur İttifakı kalmaz; gerçekleşmezse PKK silah bırakıp kendisini tasfiye etmez!
Bu durumu daha önceki yazılarımızda Meksika açmazı örneğiyle açıklamıştık.
Şimdiyse süreci, mantık kurallarının sınırlarını zorlayan en ilginç mantık sorunlarından biri olan Buridan’ın köprüsü paradoksu daha iyi açıklıyor.
Nasıl ki bu paradoks, doğruluk, yalan ve zorunluluk kavramlarının bir arada mantık çıkmazı oluşturduğunu ifade ediyorsa; Cumhur İttifakı ile PKK arasındaki çözüm süreci de doğruluk, yalan ve zorunluluk kavramlarıyla bir arada akla, mantığa aykırı, tutarsız, apaçık bir garabet.
Buridan’ın köprüsü örneğinde, Sokrates Platon’un tuttuğu bir köprüden geçmek ister. Platon da Sokrates’e, “Eğer doğruyu söylersen geçmene izin vereceğim; fakat yalan söylersen seni nehre atacağım.” şartını koşar. Sokrates de bunun üzerine tek bir cümle kurar: “Beni nehre atacaksın.”
İşte bu hâlâ tartışılan mantıksal bir açmazı ortaya çıkarır: Eğer Platon Sokrates’i gerçekten nehre atarsa Sokrates doğru söylemiş olur; bu durumda atılmaması gerekir. Yok eğer Platon onu nehre atmazsa Sokrates bu kez yalan söylemiş olur ki bu durumda yine nehre atılması gerekir.
Kısaca klasik örnekte her iki seçenek de kendi karşıtını zorunlu kılar ve böylece paradoks ortaya çıkar.
Tıpkı Buridan’ın köprüsü paradoksundaki gibi, Cumhur İttifakı ile PKK arasındaki çözüm sürecinde hem Cumhur İttifakı hem de Öcalan ve PKK kendi bakış açılarına göre ileri sürdükleri koşullarla “birbirleri için hem doğruyu hem yanlışı” aynı anda ortaya koyuyor.
Çözüm süreci garabeti, tereddütsüz yalanlar ve zorunluluklarla aynı anda akla aykırı, mantıksal bir çıkmaz!
Açıkça ortaya çıktığı üzere, PKK’nın silah bırakma şartının ilki “Öcalan’ın özgürlüğü”, ikinci şartı ise “demokratik siyaset ve bütüncül hukuk için gerekenler”dir.
Eğer gerçekten PKK’nın “Geçiş dönemi” yasası çıkartılsın; entegrasyon sağlanarak güvence altına alınsın. Kayyumlar kaldırılıp yerel yönetimler güçlendirilsin; belediye başkanları görevlerine geri getirilsin. -Sözde ‘tutsaklar’ dediği- başta Öcalan olmak üzere tüm PKK’lılar serbest bırakılsın. Barış akademisyenleri ve ihraç edilen KHK’lılar iade edilsin. TCK ve infaz kanunu değişsin; düşünce suç olmaktan çıkarılsın; ifade özgürlüğü sağlanarak adalet reformu yapılsın.” talepleri gerçekleşirse ortada otokratikliği tartışılan Cumhur İttifakı iktidarı kalmaz! Eğer PKK’nın kendisini feshetmesinin şartı olan “demokratik siyaset ve hukuki boyut” gerçekleşmezse PKK terör faaliyetlerini sürdürür.
Sözün özü: İktidarının devamı için bir yandan siyasi hesaplarıyla Cumhur İttifakı, diğer yandan bölücü emelleriyle PKK el birliğiyle yürüttükleri süreçte Türkiye’yi, akla ve tarihe aykırı, kendi çelişkileriyle beslenen bir çözüm süreci paradoksu’na gömdü.