Annem eskisi gibi değil. Yaş aldı, dünyanın telaşından sıyrıldı; daha elit, daha steril, daha korunaklı bir hayat yaşıyor. Zihnini berraklaştırabilmek amacıyla elimden geldiğince eskilerden bahsediyor, anılarımızı anlatıyorum.

“Hatırlıyor musun, şöyle yapardın?”, “Hatırlıyor musun, böyle derdin?” diye soruyorum. Ona her anlattığımda ben de o günlere dönüyorum.

O zamanlar lakap takma vardı. Gıybet olmasın diye sadece bana söylenenleri anlatacağım. Hayatımdaki diğer insanların lakaplarını izin almadan sizlerle paylaşmam uygun düşmez.

Bana “Kaşık Suratlı”, “Bakla Dişli”, “Deli Coya” ve “Serseri Mayın” derdi.

Bugün bunları ona söylediğimde hiçbir şeye fazla tepki vermeyen canım kadın, tatlı ve utangaç bir gülümsemeyle bana bakıyor. İşte o an diyorum ki; hatırlıyor… Gerçekten bana taktığı sıfatların hakkını verirdim. Fiziksel olanların da, karakteristik olanların da.

Çok yaramaz bir çocuktum. Çok dayak yedim, dayak attım, çok ceza aldım, çok vicdan azabı çektim. Şimdi “Çocuklar çok zorba.” diyoruz ama bizim zamanımızda bildiğin taş atmak vardı. Yerden topladığımız kaya gibi taşları birbirimizin kafasına fırlatırdık. Ayağına falan değil; kızdığımızı başından vurmaya çalışırdık. Çok taş atıldım, çok taş attım. Nasıl bir zamanmış, aklım ermiyor? Ama bizim de suçumuz yok, o zamanlar öyleydi.

Simit çok değerliydi. Simit aldığımız zaman biri “Bir kere ısırabilir miyim?” demesin diye boydan boya yalardık. Yine de iki, üç kişi çıkıp “Isırabilir miyim?” diye sorardı.

“Tükürük kardeşi” diye bir şey vardı. “Kan kardeşi” diye de bir şey vardı. Düşünsenize şimdi; beş yaşında iki çocuk ellerini kanatıp birbirlerinin kanlarını karıştırıp yalasa, herhâlde satanist muamelesi görür. Biz yapardık. Aynı dondurmayı yalar tükürük kardeşi olurduk. Hepatit C, hepatit XL hak getire.

Hem bedeni hem zekâyı geliştiren sokak oyunlarımız vardı. Dokuz taş, yakan top, lastik… Hepsi boy uzatan, yediğimiz sana yağ üstü salçalı ekmeklerin kalorisini eriten, sonra da tekrar acıktıran kaliteli ve sosyal aktivitelerdi.

Bebeğim olmadığı için evcilik oynayamazdım. Onun yerine gazoz kapaklarını düzleştirir, ağaç dallarının ucuna sabitler, taşla ezerek ok yapıp, taze dalla eğilmiş yayla avcılık oynardık. Olmazsa olmazımız sapanlarımız vardı; onları da kendimiz yapardık. Beş taş, bilye, kemik… Her şeyin oyununu bulurduk.

İlk Barbie’mi lise üçte aldılar. O yüzden lise üçte iki kere evcilik oynadım. Ama ben Barbie alana kadar yaşıtlarım ergenliklerini bitirip evlenmişlerdi. Oynamaya gelirken kendi bebeklerini getiriyorlardı.

Zaten o zamanlar evlilik yaşı da farklıydı. Şimdiki gibi yirmi beşten, hatta otuzdan sonra değildi. On sekiz oldun mu evlenmen lazımdı. On sekizi geçtin mi “Evde kaldın.” diye panik başlardı.

Annem hayatı boyunca korku içinde yaşamış biri. Kadın anlatıyor; 6 yaşında Çanakkale’de denizanası yutmuşum, 4-5 gün ölür müyüm diye beklemişler. 12 yaşımda ilk arabamı kaçırmışım, kaçırdığım gün ilk kazamı yapmışım.

Hep maddi hasarlı, yaralamalı vakalarım olmuş. Kural tanımazmışım.

Bir yandan da nasıl oluyorsa annemden çok korkardım. Küçücüktüm. Serseri mayın ve Deli Coya olsam da sonuçta kaşık suratlı bir bakla dişliydim.

Annem iyi ki var. İyi ki bazı şeyleri hatırlamıyor. Çünkü ona hatırlatmak için ben hatırlıyorum. O kadar güzeldi ki… Unutmak günah. Bunlar her zaman hatırlanması gereken, pırlanta değerinde hatıralar.

Aradan zaman geçti. Ben çocuklarıma meşhur travma kalmasın diye lakap takamadım. (Aslında şu an hoşuma gidiyor, taksam mı ki?) Sadece kendi çapımda tahta kaşıkla eğitmeye çalıştım. Çünkü gerçekten başka yöntem bulamadım. Erkek çocuk biraz hareketli oluyor.

Bir de annemin ettiği beddua vardı:

“İnşallah senin de senin gibi çocuğun olur da görürsün gününü.”

Çok şükür bedduası gerçekleşmese de benim de kök söktüğüm uzun bir dönem oldu.

Pokémon’lar, Teletabiler, Susam Sokağı… Canım ciğerim çocuklarım hamdolsun, hiç kimseye taş atmadı. Düşme, şaşma, ufak tefek kafalarını yarma, dikiş atılma olaylarıysa kaçınılmazdı. Sosyal alanlara kaka yapmaları haricinde beni hiç üzmediler.

Herkesin kendi zamanı, kendi devresi, kendi evresi var. Herkes onu güzel yaşasın.

Ama ben üç jenerasyonu izlemiş biri olarak en şanslı jenerasyonun bizimki olduğunu düşünüyorum.

Çünkü biz çocukluğumuzu, o zamanın bütün yokluğuna rağmen, doya doya yaşadık.

Allah’a hamdolsun.