Donald Trump'ın Ankara'ya gelişi sırasında ilginç bir yayıncılık pratiğine tanık olduk. Bazı televizyon kanalları ve dijital haber platformları, Trump'ın uçağını adeta bir spor müsabakası gibi canlı takip etti. Haritalar açıldı, rotalar gösterildi, "Ankara'ya şu kadar dakika kaldı" yayınları yapıldı. Oysa ortada henüz diplomatik açıdan sonuç doğurmuş bir gelişme yoktu. Sadece bir devlet başkanının seyahati ekranların merkezine yerleştirilmişti. NATO Zirvesi'nin Ankara'da düzenlenmesi ve Trump'ın katılımı gerçekten uluslararası açıdan önemliydi. Ancak yayıncılığın dozu, haber verme sınırını aşarak adeta bir gösteriye dönüştü.
Burada asıl tartışılması gereken ise şu:
Bu yayınlar gerçekten iktidarın güçlü olduğu algısını mı pekiştiriyor?
Yoksa tam tersine, farkında olmadan bambaşka bir psikolojiyi mi yansıtıyor?
Çünkü güçlü devletler, misafirlerini elbette önemser. Fakat bütün gündemlerini misafirin uçağına kilitlemezler. Güçlü devlet algısı, kendi merkezini kaybetmeyen devlettir. Ekranlarda saatlerce yabancı bir liderin uçağını izlemek ise ister istemez farklı bir mesaj üretmektedir.
Mesaj şudur:
"Bizim için en önemli haber, bir yabancı liderin gelişidir."
İşte propaganda tam burada tersine dönmeye başlıyor.
Yandaş medya, iktidarın uluslararası ağırlığını göstermek isterken aslında psikolojik olarak merkezin Ankara değil Washington olduğunu hissettiriyor.
Bu durum yeni de değil.
Yıllardır benzer refleksleri görüyoruz. ABD başkanlarının seçimleri, Avrupa Birliği zirveleri, Beyaz Saray açıklamaları ya da yabancı devlet adamlarının ziyaretleri çoğu zaman yerli siyasetin önüne geçiriliyor. Sanki Türkiye kendi hikâyesini anlatmak yerine, büyük güçlerin Türkiye hakkındaki tutumuyla kendisini tanımlıyor.
Oysa NATO Zirvesi'nin asıl haber değeri, Trump'ın uçağının nerede olduğu değil; Türkiye'nin savunma sanayii, ittifak içindeki konumu ve Ankara'da yapılacak görüşmelerin olası sonuçları olmalıydı. Zirvede savunma sanayi iş birlikleri, yeni yatırım kararları ve NATO'nun geleceğine ilişkin önemli başlıklar gündemdeydi.
Fakat ekranlara bakıldığında, içerikten çok gösterinin öne çıktığı görüldü.
Belki de burada medyanın kendi psikolojisini sorgulaması gerekiyor.
Gerçekten kimin yanında durduğunu düşünüyor?
İktidarın mı?
Yoksa güçlü gördüğü küresel aktörlerin mi?
Bu soru ilk bakışta sert gelebilir.
Ancak medya dili bazen niyetten daha fazla şey söyler.
Eğer bir yabancı liderin uçağı saatlerce canlı yayınlanıyorsa, o yayın ister istemez şu duyguyu üretir:
"Beklenen kişi odur."
"Merkez odur."
"Biz ise onu bekleyen tarafız."
Oysa iktidarın vermek istediği mesaj büyük ihtimalle bunun tam tersidir.
"Türkiye artık bekleyen değil, beklenen ülkedir."
İşte yayıncılık dili ile siyasi mesaj arasındaki çelişki tam burada ortaya çıkıyor.
İşin ilginç tarafı, aynı medya kuruluşları yıllardır "yerli ve milli duruş" söylemini de güçlü biçimde savunuyor.
Peki gerçekten yerli ve milli yayıncılık böyle mi olur?
Yerli ve milli yayıncılık, Ankara'nın gündemini Washington'ın uçağına bağlamak mıdır?
Yoksa Ankara'nın kendi gündemini dünyanın izlemesini sağlamak mıdır?
İki yaklaşım arasında ciddi bir zihniyet farkı vardır.
Birinde siz öznesiniz.
Diğerinde ise başkasının gelişini bekleyen nesnesiniz.
Dahası, bu tür yayınlar uluslararası kamuoyunda da farklı okunabilir. Türkiye'nin ev sahibi olduğu bir zirvede, ekranların sürekli Trump'a odaklanması; zirvenin çok taraflı niteliğini gölgeleyebilir. Oysa Ankara'nın diplomatik iddiası, yalnızca bir lideri ağırlamak değil, NATO'nun geleceğine yön veren bir platforma ev sahipliği yapmaktır.
Bu noktada başka bir soru daha sorulabilir.
Yandaş medya gerçekten iktidarın stratejik iletişimine katkı mı sağlıyor?
Yoksa bazen iyi niyetle yaptığı yayınlarla, iktidarın vermek istediği mesajı zayıflatıyor mu?
Propaganda literatüründe sıkça vurgulanan bir gerçek vardır:
Aşırı görünürlük her zaman güç üretmez.
Bazen tam tersine bağımlılık hissi üretir.
Çünkü sürekli "büyük lider geliyor" atmosferi oluşturmak, ev sahibini büyütmez; misafiri büyütür.
Bunun yerine Ankara'nın savunma sanayiindeki ilerlemesi, diplomatik girişimleri, NATO içindeki pazarlık gücü, Türk şirketlerinin uluslararası projelerdeki yeri ya da zirvenin ekonomik etkileri anlatılsaydı, ortaya çok daha özgüvenli bir yayıncılık çıkabilirdi.
Belki de asıl sorun burada.
Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde önemli mesafeler aldı.
Diplomatik açıdan daha görünür bir aktör hâline geldi.
Ancak bazı medya organları hâlâ eski reflekslerle hareket ediyor.
Batılı bir lider geldiğinde ekran heyecanı bir anda zirveye çıkıyor.
Bu refleks, farkında olmadan yıllardır eleştirilen "Batı merkezli bakış açısını" yeniden üretiyor.
Sonuç olarak mesele Trump'ın Ankara'ya gelmesi değildir.
Mesele, Türkiye'nin kendi hikâyesini kimin gözünden anlattığıdır.
Eğer bir medya kuruluşu iktidara destek vermek isterken, ekranlarını saatlerce yabancı bir liderin uçağına ayırıyorsa şu soruyu sormaktan kaçamayız:
Gerçekten Ankara'nın gücünü mü gösteriyor?
Yoksa hâlâ zihninin merkezinde Washington mı duruyor?
Belki de cevap, canlı yayın boyunca ekranda gördüğümüz o uçuş haritasından çok daha derin bir yerde saklıdır.