Sabah kahveni yudumlarken dinlediğin o indie şarkı, duvarına astığın o minimalist tablo ya da sırf havalı göründüğü için katlandığın o acı espresso...
Hepsi senin seçimin, öyle bakınca derya deniz bir özgünlük akıyor paçalarından.
Peki, gerçekten öyle mi?
Yoksa zevk dediğin şey içine doğduğun mahallenin, beraber takıldığın arkadaş grubunun ya da Instagram akışının sana attığı o sinsi çengellerden mi ibaret?
Louvre Müzesi’ndeki o meşhur kalabalığı bir gözünün önüne getir. Herkes küçücük bir tabloyu görmek için saatlerce bekliyor. İşin komiği tablo çalındığında bile insanlar o boş duvarı izlemeye gitmişler.
Neden? O fırça darbelerinin güzelliği falan kalmamış artık; oradaki anlam, o devasa hikâye. Oraya gidenler Mona Lisa’yı değil de Mona Lisa’nın temsil ettiği o itibarı görmeye gidiyorlar.
Yale Üniversitesi Psikoloji ve Bilişsel Bilim Profesörü Paul Bloom’un dediği gibi; “Bir şeyden aldığımız zevk ona bizim atfettiğimiz anlamdan gelir.” Biz ona ne anlam yüklediysek o kadar kıymetli oluyor.
O anlamı da sağ olsunlar ailemiz, dostlarımız ve içinde bulunduğumuz toplum avucumuza bırakıyor.
Joshua Bell ibretlik bir hikâyedir. Adam dünyanın en iyi kemancılarından biri, elinde milyon dolarlık enstrüman var, Washington metrosunda döktürüyor; ama gel gör ki kazandığı para elli doları zor buluyor.
Niye? Oradan geçenlerin elinde o hikâye yoktu. Kimse onun dev bir sanatçı olduğunu bilmiyordu.
Biz müzik yerine o müziğin kim tarafından sunulduğunu alkışlıyoruz.
İstiridye meselesine bakalım bir de. Kimisi bayılarak yer, kimisinin midesi yalnızca görüntüsünden bulanır.
Uzak Doğu'da bir böcek ziyafeti çekilirken biz burada yüzümüzü buruşturuyoruz. Dilimiz o tadı almadan önce beynimiz çoktan kararını vermiş oluyor: Bu kötüdür veya Bu lükstür.
Demek ki damak tadımız bile pasaportumuzla, yetiştiğimiz mutfakla mühürlenmiş.
Hatta daha da ileri gideyim; zevklerimiz bizim dış dünyaya haykırdığımız sessiz çığlıklarımız gibi.
Kim olduğumuzu, hangi sınıfa ait olduğumuzu ya da kimlerin yanında durmak istediğimizi o zevklerle fısıldıyoruz.
Bazen sırf anlamıyor demesinler diye bazı şeyleri beğenmiş gibi yapıyoruz, bazen de canımızın çektiği şeyi varoş görünür diye içimize gömüyoruz.
Zevkler ve renkler tartışılmaz derler ya, bence asıl o zaman tartışılmalı. O çok sahiplendiğimiz beğenilerin çoğu aslında başkalarından ödünç aldığımız kıyafetler gibi üzerimizde duruyor.
Çevremiz değiştikçe, dostlarımız değiştikçe zevklerimizin de rüzgâra göre yön değiştirmesi bundandır. Kendi özgünlüğümüzle övünmek yerine ne kadar büyük bir kolektif yapının parçası olduğumuzu kabul etmek gerek.
Belki de o çok sevdiğin şarkı senin değil de seni sen yapan o kalabalığın sesidir.
Her yerde gördüğümüz o Old Money (Eski Para) estetiğine ya da her şeyin bembeyaz, bomboş olduğu o aşırı minimalist ev dekorasyonlarına bakalım...
Gerçekten o kadar sadelik mi ruhumuzu okşuyor, yoksa sosyal medyanın kalite budur diye beynimize kazıdığı o görüntüye mi aşık olduk?