Bugün milyonlarca insan bayram dönüşü için yollarda. Kimi memleketinden İstanbul’a dönüyor, kimi birkaç günlük aile ziyaretinin ardından yeniden işine yetişmeye çalışıyor. Otoyollar, akaryakıt istasyonları dolu, dinlenme tesisleri kalabalık…
Bayram süresince Karayolları Genel Müdürlüğü’nün işlettiği otoyollar ile 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ücretsizdi. Ancak bayram dönemlerinde yapılan geçici uygulamalardan bağımsız olarak, Türkiye’de otoyol kullanımının özellikle uzun mesafeli yolculuklarda vatandaş açısından ciddi bir ekonomik yük haline geldiği gerçeği değişmiyor.
Ben de bayramdan yalnızca iki hafta önce İstanbul-Ayvalık güzergâhını kullandım. Yol boyunca ödediğim otoyol ve geçiş ücretleri yaklaşık 4-5 bin lirayı buldu. Bir ailenin yalnızca şehirlerarası ulaşım için bu seviyede bir maliyetle karşı karşıya kalması artık sıradan bir “ulaşım gideri” olarak açıklanamaz. Çünkü mesele artık yalnızca yol kullanmak değil; temel bir kamusal hizmete erişebilmenin zorlaşmasıdır.
Ulaşım hakkı mı, ekonomik bariyer mi?
Karayolları modern devletin en temel kamu hizmetlerinden biri. Yol yalnızca asfalt değildir; ekonomik hayatın, sosyal hareketliliğin ve vatandaşlık ilişkisinin taşıyıcısı. İnsanların ailesine, işine, memleketine veya sağlık hizmetine ulaşırken ciddi bir ekonomik bariyerle karşılaşması, yalnızca bireysel bütçeleri değil; sosyal devlet anlayışını da ilgilendiren bir meseledir.
Anayasa’nın sosyal devlet ilkesi, vatandaşın temel hizmetlere makul koşullarda erişebilmesini gerektirir. Ulaşım da bunlardan biridir. Elbette otoyolların maliyeti vardır. Elbette büyük altyapı yatırımları ciddi finansman gerektirir. Ancak hukuk devleti yalnızca yatırım yapmayı değil, yapılan yatırımın toplumsal sonuçlarını da gözetmek zorundadır. Bir kamu hizmeti toplumun önemli bir bölümü için fiilen erişilemez hale geliyorsa, burada “kamu yararı” kavramının yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Bugün Türkiye’de otoyollar üzerinden oluşan ekonomik yük, artık “hizmet bedeli” tartışmasının ötesine geçmiştir. Çünkü vatandaş yalnızca vergisini ödeyen kişi değildir; aynı zamanda bu hizmetin doğal sahibidir.
Tam da bu noktada vergi adaleti tartışması ortaya çıkıyor. Vatandaş hem kamu finansmanına katkı sunuyor hem de aynı kamusal altyapıya erişebilmek için ikinci kez ciddi bedeller ödüyor. Üstelik bazı projelerde verilen araç geçiş garantileri nedeniyle, kullanılmayan yolların maliyeti dahi yine toplumun bütçesine yükleniyor.
Yolun bedelini kim ödüyor?
Sorun yalnızca Yap-İşlet-Devret modeli de değil. Sorun, bu modelin yıllar içerisinde vatandaş üzerinde oluşturduğu mali yükün makul sınırları aşmış olması.
Bugün vatandaş yalnızca geçtiği yolun ücretini ödemiyor. Aynı zamanda döviz bazlı garanti sistemleri nedeniyle, kullanmadığı yolların maliyetine de vergi yoluyla ortak oluyor. Akaryakıtta yüksek vergi ödeyen, motorlu taşıt vergisi veren vatandaş; otoyolu kullandığında bir kez daha çok yüksek geçiş ücretleriyle karşılaşıyor.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Vatandaş kendi ülkesinde ulaşım hakkına neden ikinci kez ödeme yapmak zorunda kalıyor?
Bariyerler her yerde
Üstelik mesele artık yalnızca otoyollarla da sınırlı değil. Türkiye’de gündelik hayatın birçok alanında “geçiş” ve “erişim” giderek ücretlendirilmiş bir düzene dönüşüyor. Bugün yalnızca köprülerden veya otoyollardan geçerken değil; sanayi sitelerine girerken, hastane otoparkına ulaşırken, bazı ticari alanlara araçla giriş yaparken dahi HGS benzeri sistemlerle karşılaşıyoruz.
Örneğin yalnızca İstanbul İkitelli bölgesindeki çok sayıdaki sanayi sitesinde araç girişleri artık HGS sistemi üzerinden yürütülüyor. Üretim yapan esnaf, çalışanlar, tedarikçiler ve küçük işletmeler; daha işyerine ulaşırken dahi sürekli bir bariyerle karşı karşıya kalıyor. Benzer uygulamalar hastane otoparklarında, özel işletme alanlarında ve şehir yaşamının farklı noktalarında da yaygınlaşıyor.
Elbette düzen, güvenlik ve trafik kontrolü önemlidir. Ancak burada dikkat çekici olan şey, şehir hayatının giderek tamamen “ücretli erişim” mantığıyla şekillenmeye başlamasıdır. İnsanlar artık yalnızca uzun yolculuklarda değil; gündelik yaşamın en sıradan anlarında bile bariyerler, geçiş sistemleri ve ek maliyetlerle karşılaşıyor.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyolojik. Çünkü kamusal hayatın doğal parçası olması gereken dolaşım hissi zayıfladıkça, vatandaşlık ilişkisi de yerini giderek müşteri ilişkisine bırakıyor.
Hiç kimse yollar ücretsiz olsun demiyor. Hiç kimse yapılan yatırımların karşılıksız kalmasını savunmuyor. Ancak kamu hizmeti ile ticari işletme mantığı arasındaki çizgi tamamen kaybolduğunda, vatandaş devletle olan ilişkisinde kendisini “yolcu” değil “müşteri” gibi hissetmeye başlıyor.
Bugün dönüş yolunda olan milyonlarca insanın ortak sorusu belki de tam olarak budur: Bu yollar gerçekten vatandaşın ulaşımını kolaylaştırmak için mi, yoksa giderek yeni bir mali yük alanına dönüşmek için mi var?